porno,porno izle,bedava porno,türkçe porno izle,yerli porno,sikiş, porno porno izle porno

Kay(b/d)etme…

kaybedilen her anın kaydedildiği kişisel diskin, bir sonraki kaybedişin ardından, eski bilgi-belgeleri önüne çarşaf gibi serişinin, önceleri nedensizliği üzerine kafa patlatmak ile aslına onun “yine/yeniden aynı hatayı yapıyorsun” uyarısını sana göstermek/gözüne sokmak için görevlendirildiğini anlamak arasında geçen zamandan bir adım sonra… onun görevine saygı duyarak -yine/yeniden yaşayacaklarını bilerek- aynı hatayı tekrarlama isteği içinde kendini bulduğun anlarda, bir başka görev edinmişin seni korkaklıkla suçlamasından korkarak adımını ileriye doğru havaya kaldırdığın an…

11:33-12:01

Kombobakstan seçme iyimserliği…

birkaç adım sonra… durup nefeslenirken kaldırdığın başınla, kaçırmak üzere olduğun şeylerle yüzleşirken… hep orada bekleyen -belki de- gereksiz “ya kaçırdıklarım” sorusunun bilmem kaçıncı kez belirişi… “ruh moduna göre kombobakstan bir seçim yapabilsek aslında” gibi bir iyimserliğin asla gerçekleşmeyecek olduğunu bilerek bir süre daha bekleyip ardından kafayı eğip yola devam etmek ile kafayı eğmeden -sadece kısa bir süre dayanabileceğinden adın gibi emin olarak- yola devam etmek arasında bir seçim yapmak…

10:55-11:14

Genç Bir Futbolcunun Daha Un Ufak Olması Üzerine

2 gün önce oynanan Türkiye – Avusturya maçında Arda Turan’ın ilk golü attıktan sonra kameralara eli ile “bunu da yaz” işareti yapması, yetenekli bir genç futbolcunun “daha” Türk futbol sistemsizliğinde un ufak olduğunun bir kanıtı idi…

Bu anı ekranda gören çoğu insan ilk anda Arda’nın basın tarafından uğradığı “yüksek dozlu” eleştirilerden ötürü “haklı” bir tepki verdiğini düşünmüştür. Keşke olay bu kadar “basit” ve “kolay çözülebilir” olsaydı…

Unutkan bir toplum olduğumuzdan benzer olayları onlarca kez yaşadığımızı unutuyoruz. Bu ülkede yetenekli futbolcuların önce -pişmeden apar topar- “büyük takıma gitmelisin” tabusu altında ezildiğini, ardından da büyük takımda şansı yaver giderse çok kısa zamanda “vezir” edildiğini ama akabinde ibre ters dönünce “aynı” kısa zamanda “rezil” edildiğini defalarca yaşadık. Bu vezirlik ile rezillik arasında kalan çok kısa zamanda basın – taraftar – yönetim üçgeninin benzer tepkilerle oyuncuyu zirve ile yer arasında getirip götürmesinin genç bünyede yaptığı hasarın futbolcunun tüm geleceğini değiştirdiğini de defalarca gördük…

“Arda bence Messi’den daha yetenekli bir futbolcu” sözlerinin kulaklardan silinmeden “Arda sakat falan değil. Bu kadar kötü takımda oynamak istemiyor” sözlerinin duyulması…

Çok klişe olacak ama bu ülkede “iyi” olmak gerçekten çok zor… Çünkü taraftar da, yönetim de, basın da hep kısa vadeli planlar yapıyorlar. Bu yüzden daha iyi olmadan “sen çok iyisin”lerle genç yeteneklere aşırı dozda güven vererek bir “vezir” yaratıyor, göz önünde olan “toy” vezirin en ufak tökezlemesinde de üstüne binip ondan rant kazanıyor ya da günahlarından arınıyorlar…

Çemberin biraz daha dışında olup da bu hikayeyi onlarca kez yaşamışlara da sadece ” fırsatı varken Avrupa’ya kapağı atsaydı şimdi çok iyi bir futbolcu olurdu” demek kalıyor…

2012 Avrupa Şampiyonası Elemeleri A Grubu 5. Maçı Türkiye 2-0 Avusturya maçı için tıklayın…

Film Şeridi

küçük notlar buluyor(um)… oradan, buradan… ufaldıklarında yok olacaklarını düşündüğü(n/m)den midir bilmiyor(um) ama yırtıp atıyor(um) çoğu zaman… bulduğu(m)-yırttığı(m) zaman aralığında genelde gözü(m) en altta duran tarihe gidip bir süre asılı kalıyor… işte o anlarda şimdiki tarih ile notun tarihi arasında yaşananlar bir film şeridi gibi geçiyor gözleri(n/m)in önünden… işte o zamanlarda bir kere daha ölümü(nü) tadıyor(um)…

14:58-15:11

Barış Uygur’dan Emperyalizmi Kahredecek Plan

Geçen hafta, Yunan halkıyla dayanaşalım, zaten 10 milyonlar, gelsinler beraber yaşayalım demiştim. Size de geldi mi bilmiyorum, Aleko ve ailesi geldiler bir haftadır evdeler. Ben onu lafın gelişi söylemiştim, mecaz yapmıştım ama olsun. Aleko bana topluca karar alıp ülkece geldiklerini söyledi. Elveda Lenin filmindeki gibi. Dergiye de gidemedim daha ama diğer arkadaşlara da misafirleri gelmiştir herhalde. Hadi hayırlı olsun diyeceğim ama birnini beni çok fena makaraya almasından korkuyorum. Zaten Aleko da maşallah su gibi Türkçe konuşuyor. Dur bakalım yazı yazayım, dergiye gideyim de anlarız.

Bu gazla başımın tacı Libya halkına da seslenmek isterim. Sevgili Libya’lılar, anlaşılan o ki bir deli diktatör gitse de yerine bir başkası gelecek , oralarda petrol çıktıkça çileniz bitmeyecek. Bakın bizede petrol yok, gül gibi yaşayıp gidiyoruz. En azından çok çok birbirimizi boğazlamıyoruz, dışarıdan birbirimizi boğazlatmaya adam ithal etmiyoruz. Şimdi söyleyeceklerimi kulaktan kulağa yayın, öyle internettene yazmayın, yerin kulağı var.

Bu kopiller petrol için sıkıyor değil mi sizin ümüğünüzü? Kalkın gelin abi? Sizi de saydım, toplamda 6 milyonsunuz, gelin komple, bizim memlekette toprak bol, açıkta kalmazsınız. İşte emperyalizmi kahredecek plan bu.

Ha diyeceksiniz ki emperyalizim niye kahrolsun, gelir emer petrolü. Bırakın emsinler abicim, siz bu neft yağının ilaç için bir halka faydası olduğunu gördünüz mü? Bu planı diğer OPEC halklarına da yayalım, komple boşaltalım o arazileri. Bunlar önce sevinir ama sonra şapa otururlar. Bir kere çalıştıracak adam bulamazlar. Kim çıkartacak petrolü? Komşu ülkelere de söyleriz, ağlayanın malı gülene yar olmaz deriz, onları da ikna ettik mi dünya bizimdir.

Bu açıkgözlüler petrole çöreklenip önce sevinecekler, sonra bir şekilde petrol çıkartsalar bile ne olacak? Aynen sizin ülkeye dönecekler. Yok Hans daha az pay aldım diye hır çıkaracak, yok Pierre sopa yiyip Michael’a koşacak, Michael İgor’a klafa tutacağım diye sesini yükseltecek derken seyreyleyin gümbürtüyü. Bakın ciddi söylüyorum, he diyin dünyayı dize getirin.

Bu arada Kaddafi’yi ölüm gibi gösterip sıtmaya razı etmeye kalkanlar var. Neymiş, Kaddafi deliymiş, çılgın döktatörmüş. Hayır, kalkıp “Bahreyn’de de döktatörler var” falan demeyeceğim. Bu dünya Sarkozy, Berlusconi denen adamlardan daha soytarısını gördü mü be? Biri çingene kardeşlerimi sınır dışı eder, yalan, riya hepsi onda; berikinin uçkurundan başka bir şey düşündüğü yok, punduna gelirse benim üstüme çıkacak, Calligula gibi bir şey oldu çıktı, bir atını konsül seçtirmediği kaldı yahu. Onlar akıllı Kaddafi deli öyle mi?

Akıl Fikir Ofisi, Barış Uygur, Uykusuz 2011/13

Çok Yaşa Türk Futbolu…

3-4 gün önce oynanan Gençlerbirliği – Trabzonspor maçının ilk yarısı 1-0 evsahibi ekibin üstünlüğü ile sona erdi. İki takım oyuncuları soyunma odasına giderken Burak Yılmaz ve birkaç futbolcunun, Gençlerbirliği’nin oyuncularına, ‘Satılmış şerefsizler, Fenerbahçe’nin köpekleri’ diye bağırdığını maç sonunda Cavcav basına anlattı. Birkaç gün sonra Sadri Şener “iftira” dedi, Cavcav’da “Burak Yılmaz’ı çağır ve ona sor olanları” dedi. Fotomaç’ın haberine göre de gözlemci de raporunda Burak’ın böyle bir söylemi olduğunu yazdı…

Bu haberleri takip ederken hemen aklıma 2002-03 sezonu geldi. Hatırlanacağı gibi Beşiktaş Futbol Şubesi o sezon “Jimnastik Kulübünün” kuruluşunun 100. yılını kutlamaktaydı ve şampiyonluğa çok büyük önem veriyorlardı. Ligin 15. haftasında 31 puanla lider olan Beşiktaş, 27 puanla lig beşincisi Ersun Yanal’lı Gençlerbirliği’ni İnönü’de ağırlıyorlardı. Gençlerbirliği sezona iyi başlamış ama sonradan biraz gerilemiş olsa da üst taraftan kopmamıştı. 68’de sergen skoru 1-0’a getirmiş ama 81’de youla 1-1 yapmıştı. Maçın ardından dönemin Beşiktaş Menajeri Sinan Engin soyunma odasına giden Gençlerli futbolcuların üzerine yürüyüp “Şampiyon mu olacaksınız da bu kadar asılıyorsunuz lan!” diye saldırıda bulunmuştu. Tabi konu “büyük” bir takımın “küçük” bir takıma saldırısı olunca gündemde pek yer edinemedi kaynayıp gitti…

Bu iki haberi düşününce, bir futbolsever olarak konunun neresinde duracağımı ya da nasıl bir tepki vereceğimi inanın hesaplıyamıyorum. Çünkü o kadar acıklı, o kadar saçma, o kadar “aşırı” ki… Bir takım -ki şu anda düşme potasında ve 2002-03’de gerçekten de şampiyonluğa oynadı. yani bir hedefi var…- çıkıp da şampiyonluk adayı bir takıma karşı mücadele edince, iyi futbol oynayınca, kök söktürünce satılmış, şerefsiz, aşağılık oluyor. İki olay arasında 9 yıl var ve bu 9 yılda bu söylem nedense hiç değişmemiş. Yani siz eğer şampiyonluğa oynamıyorsanız -ki 2002-03’de oynamaya çalışmıştı Gençlerbirliği- kenara çekilin de “şampiyon olmalarına izin verilen” takımlar yollarına devam etsinler… Hem siz kimsiniz de çıkıp şampiyon takımdan puan almaya, onları çelmelemeye çalışıyorsunuz?

Eğer bu ülkede gerçekten “adil” bir Futbol Federasyonu  olsaydı, bu tarz durumlara anında müdahale edip bir daha yaşanmaması için çok büyük cezalar verirdi ve bu olayların sonunu getirirdi. Ama görünen o ki bu olaylardan çok memnunlar ki 9 yıldır aynı olaylara devam ediyoruz… O zaman futbolsever olark bize sadece “Çok yaşa Türk Futbolu ve yönetenleri” demek düşüyor… Aynen devam…

dip not: Üste bahsi geçen Bjk maçında Beşiktaş’ın golü öncesi olmayan bir faul vardı ve onun akabinde gol atıldı. Trabzonspor maçında ise ilk gol ofsaytten atıldı ve ikinci gole kadar da hakem onlarca kez -özellikle Burak Yılmaz’ın- “atlayışı” ile Trabzonspor’a duran toplar ve hatalı korner atışları verdi. Kısacası yüce Türk futbolunda geçen 9 yılda güçlüyü korumanın istikrarı, ısrarla korundu ve korunmaya devam ediliyor…

2002-2003 Sezonu Süper Lig 15. Hafta Maçı Beşiktaş 1-1 Gençlerbirliği: http://www.macanilari.com/01.Aralik.2002_2002-2003.Sezonu.Super.Lig.15.Hafta.Maci.Besiktas.1-1.Genclerbirligi-200220031504–.html

2010-2011 Sezonu Spor Toto Süper Lig 26. Hafta Maçı Gençlerbirliği 1-2 Trabzonspor: http://www.macanilari.com/20.Mart.2011_2010-2011.Sezonu.Spor.Toto.Super.Lig.26.Hafta.Maci.Genclerbirligi.1-2.Trabzonspor-201020112608–.html

Andrea Bocelli – Vivere Live In Tuscany

Geçenlerde klasik müzik tarihinin en fazla albüm satan -70 milyon kopya- solo artisti olan ve 12 yaşında bir futbol maçında geçirdiği kaza sonucu iki gözünü birden tamamen kaybeden İtalyan tenor Andrea Bocelli’nin doğduğu yer olan Lajatico, Tuscany’da 2008 yılında verdiği konseri izledim.

Tarlanın ortasında açık bir platform şeklinde görünen Silenzio tiyatrosuna iki genç kızın yardımıyla gelen Bocelli’nin konsere en sevdiğim bestesi olan Melodramma ile başlaması karşısında mest oldum doğrusu. Konserde ilk dikkatimi çeken Bocelli’nin inanılmaz ses performansı oldu. O kadar kusursuz bir canlı performans sergiliyordu ki albüm kaydı gibiydi tüm konser…

Bocelli konserde Kenny G, Heather Headley, Lang Lang, Elisa, Sarah Brightman, Laura Pausini gibi ünlü sanatçılarla düetler de yapıyor. 1 saat 38 dakikalık konseri imkanınız varsa 5.1 ses sistemi ile izlemenizi öneririm…

Saf Nefret

Eğer bir Anadolu takımı taraftarıysanız -ki evet, İstanbulspor’da Anadolu takımıdır- bir süre sonra İstanbul takımları ile oynanan maçlardan gram zevk almadığınızı sadece ve sadece sinir ve stres yaşadığınızı fark edersiniz…

Rakibiniz her şeyi ile sizden 10 kat daha güçlüdür en başta. Ama sizin için bunun hiçbir önemi yoktur çünkü siz zaten güce tapmıyorsunuzdur ve futboldaki “süprize” inanıyorsunuzdur… Bu yüzden hikayenin başında “ah bir kazansak” diye düşündüğünüz maçlardır aslında bu maçlar… Çünkü güçsüz ile güçlünün savaşıdır sahada sergilenen. Siz güçsüzün yanındasınızdır ve onun, oyun içinde yapacağı “iyi” şeylerle gurur duyacaksınızdır…

Maçtan önce alışılmış olanı okursunuz gazetelerde ya da alışılmış olanı izlersiniz televizyonda. Sadece rakibinizi okur ya da izlersiniz. Takımınız hakkında bir cümle geçer ya da geçmez çoğu zaman… “sadece”… İsterseniz bu maçtan önce lig lideri olun rakibiniz ise 10. sırada olsun… Emin olun yine sadece onlar yazılır onlar konuşulur… Çünkü onlar daha “büyüktür”… Çünkü onlar daha çok para kazandırır yazana, çizene… Bu da sizi yok saymaları için en büyük ve “gerçek” nedendir haliyle…

Ve perde açılır…

Umutlarınız vardır hikayenin başında… Süprize olan güveniniz… İnancınız… Belki sahada iyi şeyler de yapar futbolcularınız… Hatta bir gol atarlar… Hatta fark 2 bile olabilir… Ama sonradan birileri çıkar sahneye… Oyununuzu baltalamak için uğraşır durur… Saçma sapan fauller, kartlar derken iş çığrından çıkar bir süre sonra… Güçlü rakibinizi göstere göstere iter… Nedensizce (mi?)… Şaşkınlıkla tanıklık edersiniz olanlara… Uyduruk bir penaltı, ofsayttan bir gol… Takımınız gardının düşmesi derken rakibiniz üstündür artık sahada…

Önce susarsınız… Anlamaya çalışırsınız olanları… Nedenleri… Niyeleri tartmaya çalışırsınız… “Ama onlar zaten güçlü ki… Bu müdahaleye, itişlere ne gerek var?” sorusu… Anlamaya çalışırsınız olanları… Sonradan sinirlenirsiniz… Bağırıp çağırırsınız…

Maç sonunda takımınızdan birileri çıkıp “cılız” seslerle kızar gibi yapar… Eve gidip televizyonu açarsınız büyük bir istekle… Zira sahnelenen oyundaki haksızlıklar hakkında neler konuşulacağını merak edersiniz… Saatler, kanallar değişir ama her açtığınız kanalda yine sadece onlar konuşulmaktadır… “Evet kötü oynadı, belki de haketmedi ama büyük takımlar kötü günlerinde de kazanmasını bilmelidirler” yorumuna takılırsınız önceleri… “Cılız” birkaç sesin belli belirsiz “gol ofsayt” dediğini duyar gibi olursunuz… Ya da hakkı yendi rakibin dediğini… İçinize az da olsa bir ufak serinlik gelir… “Görenler de vardır işte”…

Ama sonraları onların da “sadece” diğer İstanbul takımını korumak için bunları söylediğini, aslında sizin takımınızın umurlarında bile olmadığını anlarsınız…

Bir gün sonra gazetelerde rakibinizin “haksız” galibiyeti üzerine yazılan metiyelerin diplerinde çok küçük bir bölümde 3 satıra sığdırılmış bir şekilde hakem hatalarını okursunuz… Anlaşılan onlarında umurlarında değildir olanlar…

Günler sonra diğer İstanbul takımı ile oynadığınız maçta benzer bir oyun sahnelenir… Yine sinirlenirsiniz… Kızarsınız… Bağırıp çağırırsınız… Eve gidip televizyonu… Yarın gazetede…

Cassandra Sendrom… Sizin gördüklerinizi nasıl diğerlerinin de görmediğine şaşırırsınız… Rakip takım taraftarlarına maçtaki “haksız” penaltıyı anlatmaya çalışırsınız… “İyi de olm biz maçı 2-0 kazandık. Düş penaltıyı” der 2. golü atanın kırmızı kart görmesi gerkirken kırmızı kart görmemesini umursamadan… Ya da “verecek tabi olm. geçen hafta da diğer istanbul takımına verdiler bir tane haksız penaltı” deme yüzsüzlüğüne kadar gidecektir muhabbetler…

Yorulursunuz…

Bir süre sonra yine dejavu olacağını bildiğinizden İstanbul takımı maçlarından önce heyecanlanmamaya başlarsınız. Hatta 2 farklı üstün duruma geçseniz bile bir yandan sevinirsiniz ama kafanızdaki kocaman bir “ne zaman el atacaklar maça” sorusu bastırır mutluluğunuz… Belki bir gün kazanırsınız ama onda da rakip o kadar kötüdür ki verilen onlarca frikiki kullanamamış, penaltı almak için ceza alanında kendilerini at(a)mamıştır…

2 hafta önce oynanan Gençlerbirliği – Fenerbahçe maçını da benzer hislerle izledim. Saçma sapan itişlerle 0-2 olan maçı 2-2 yaptığımızda, 2-3 net pozisyon ve 2 direkten dönen topa rağmen sevinmedim… Çünkü müdahale gelecekti… Çünkü süprizler bu ülke futbolunda asla sevilme(z)di… Çünkü bu ülkede hep güçlülerin kazanması için savaş verilirdi…

Maçtan sonra tvyi açmadım… Gazete de okumadım…

Hakem ile alınan bir maçın ardından basının işi iyice abartıp 3 Gençlerli futbolcunun maçtan sonra “Trabzonspor için oynadık” dediğini gündeme taşıması… İlgili futbolcuların ve Gençlerbirliği kulübünün bu olayı yalanlamasına rağmen bu haberin 2 hafta sonra oynanacak Trabzonspor maçına kadar sıcak tutulması… Ve kendi şampiyonluk çekişmeleri için Gençlerbirliğini kullanmaları…

Amaçları Anadolu takımı taraftarlarını Türk futbolundan soğutmak ya da kendilerinden nefret edilmesini sağlamak ise bence “gerçekten” başardıkları tek şey bu…

2010-2011 Sezonu Spor Toto Süper Lig 24. Hafta Maçı Gençlerbirliği 2-4 Fenerbahçe: http://www.macanilari.com/07.Mart.2011_2010-2011.Sezonu.Spor.Toto.Super.Lig.24.Hafta.Maci.Genclerbirligi.2-4.Fenerbahce-201020112409–.html

17 Mart 2011

Sakin Bir Liman…

Çoğu konuda gözlerimizi bir limana bağlı olarak açarız… Bu limana ne zaman ya da nasıl geldiğimiz, çoğu zaman aklımızın ucundan dahi geçmez… Ya başkalarının seçimleridir ya da “ne bileyim… Öyle işte…” dir…

Bağlı olduğumuz limanın bizi sıktığı, daralttığı anlara olan şahitliklerimiz arttıkça denize açılmak isteriz… Ama çoğu zaman bilinmezlikten ya da “diğerleri ne der?”den ötürü bağımızı kopartmaya korkarız…

Oysa yaşadığımız toz duman göze alınırsa, sakin bir limana duyduğumuz özlem derinlerde bir yerde gün geçtikçe boy atmaktadır… Ama çoğu zaman “anlık zevkler” yüzünden gözlerimizi kapatmayı seçeriz…

Alınan kötü bir sonuç… Rakip takım taraftarı arkadaşların alaycı hatta küçük düşürücü tavırları… Sakin bir günde kıçınızla güleceğiniz bahanelere sığınmak… Maç öncesi ve sonrası başkanın, yönetimin, futbolcuların yaptığı “ağır” suçlamalarla dolu açıklamaların bünyeyi iyice germesi… 90 dakikalık bir “şov”un haftalarca süren bir eziyete dönüştürülmesi… Yaratılan günah keçileri ve “kendimizden başka hiçbir dostumuz yok” söylemleri ile iyice milliyetçileşen hırçınlıklar… Kaybedilen her maçın altında bir şeyler aramak… Paranoyaklaşmak… Asla ama asla rakibin galibiyetini kabullenmemek… Tamamen “taraflı” bir köşe yazarının, yorumcunun söyledikleri üzerine deliye dönüp, telefona, faksa, e-maile sarılmak… Zevk almak mı? Toz duman içinde “sadece nefes alsak yeter”ler…

Az da olsa… Bu kargaşa içinde olmaktan sıkılıp iplerini çözen ve sakin bir liman aramak için denize açılmayı göze alanlar da var…

Maç günleri formasını giyip arkadaşları ile takıldığı mekanda biraz laklak ettikten sonra hep beraber stadın yolunu tutmak… Statta diğer arkadaşlar ile hasret gidermek… Maç içinde kızmalar, sinirlenmeler, bağırıp çağırmalar, sevinmeler… Maçtan sonra hep beraber genelde hep aynı mekana gidip biraz maçtan, biraz hayattan konuşup geceyi tamamlamalar…

En önemlisi de bir sonraki gün açtığınız hiçbir kanalda, hiçbir spor programında ya da gazetede takımınıza dair öyle uzun uzun yazılar, muhabbetler görmemek… 90 dakikalık bir şovun 6 saat sündüre sündüre konuşulması yerine maksimum 5 dakika konuşulmasının ya da birkaç paragrafla özetlenmesinin değerini anlamak… Bir gün sonra okulda, iş yerinde diğer takım taraftarı arkadaşlarınızın sizi suçlar, aşağılar bakışları yerine “nasıldı sizin maç?” diye daha sakin bir muhabbet ortamına davet edişleri… “Büyük” takımlardan biri ile oynanan maçtan sonra rakip takım taraftarının sizi o “alıştığı” ortama çekmek için en fazla 2-3 dakika uğraşması ama sonrasında sizin umursamaz ve kışkırtıcısız tavrınızdan ötürü söylemlerinin bir anda değişmesinin derinden gelen hazzını hissetmek…

Maçı sadece maç olarak görmek ve yaşamaya çalışmak… Bu oyunun 3 sonuçlu olduğunu unutmamak, kaybedince rakibini tebrik etmesini bilmek… Bu oyunun en az 2 kişi ile oynandığını anlayıp diğerini yok saymamak… Sadece kendi takımı aleyhine yapılan haksızlıklara değil lehine yapılanları da dillendirmek ve onların karşısında durabilmek…

Gençlerbirliği ya da –çoğu zaman- bir başka Anadolu takımı taraftarı olmak, toz duman içinde yaşamaktansa, uzakta olup yaşadığını hissetmeyi tercih edenlerin limanı olur çoğu zaman…

Ama kargaşa içinde gözlerini açan bir takımın taraftarı çoğu zaman “diğerleri ne der?”den ötürü bağını kopartmaya korkup nefret/kaos/stres içinde yaşamaya devam eder…

11 Mart 2011

Maçın Kaderini Etkileyen “Ufak” Dokunuşlar Üzerine…

Maçlardan sonra birileri çıkar ve pozisyonları 100’er kere tekrarlayarak hakemin kararlarını tartışırlar… Bu, futbol oynanan her yerde yaşanan, bilindik şeylerdendir biridir aslında… Ama normal olmayan bu şovda seçilen karelerin ya da üzerinde durma zamanlarının hep “büyüklere” göre ayarlanmasıdır… Çünkü “diğer” takımı konuşmanın ne kasaya ne de kimseye yararı yoktur…

Bu seçilen karelerin çok büyük bir bölümü, olan ya da iptal edilen gol üzerinedir. Maç özetini izleyenler de sadece bu anları görürler ve bir gün sonra da sadece bunlar konuşurlar… Ama bilinen aksine 90 dakikalık oyunda hakem(ler)in yaptıkları ufak dokunuşlar aslında tüm maçın gidişatını değiştirmeye yeter…

Mesela a takımı önde iken b takımının maçı hızlandırması ve rakibi üzerinde baskı kurması gerekir. Ama hakem b takımının kendi sahasından attığı taçta bile “biraz geri… biraz daha…” hareketi ile oyunu ve rakibin hızlı atağını kesmiş olur… b takımı hızlı bir faul kullanmak ister ama hakem “top dönüyor” gibi bir sebeple oyunu durdurup a takımının yerleşmesini sağlar… a takımının faul kullanması beklenirken, oyuncu topa doğru yavaş yavaş gelir, topu ayağı ile havalandırıp saydırmaya başlar… sonra iki eli ile kavrar yere koyar… geri çekilir… sonra tekrar küçük adımlarla topa gelir… topu alır düzeltir… sonra kullanır… hakem de bizler gibi sadece izler… a takımı oyunu yavaşlatmanın zirvesindedir ve hakem de bunun maçtan sonra tekrar tekrar gösterilecek bir an olmadığından ötürü rahattır…

Mesela maç berabere gitmektedir. Tüm kamuoyunun ve basının tuttuğu a takımının gol atması gerekir. O zaman b takımının yaptığı en ufak müdahalelerde bile oyunculara sarılar yağmaya başlar… 1-2’den sonra b takımı daha ürkek oynar…

Maçın önemi ne kadar yüksekse ve takımlardan biri ne kadar çok “güçlü” ise yan hakemlerin oyuna katılma oranları o kadar düşer… Yan hakemin gözü önündeki taçlar da bile yan hakem, bayrağını biraz kaldırıp orta hakemin gözlerine bakar ve ona göre karar verir…

A takımının oyuncusu 5 “kasti” faul yaptıktan sonra kart görür… Ama b takımı için kurallar daima kitabına göre uygulanır…

A takımının tüm oyuncuları leyhlerine ya da aleyhlerine verilen her karardan sonra hakeme koşup “anlamsızca” (!) itiraz ederler… Ki bu anlamsızlık aslında hakem üstünde baskı kurmak anlamındadır çoğu zaman… Bazen hakem iteklenir, bazılarında ağızdan çıkan salyalarla birşeyler haykırılır… Hakem sakinliğini bozmaz ve çoğu zaman alttan alır… B takımı oyuncuları için benzer durumlarda “gerekli” kurallar uygulanır…

Özetle, hakem isterse çok ufak dokunuşlarla tüm maçın kaderini değiştirir… Zaten bu ufak dokunuşları sadece canı yanan takımın tribündeki 3-5 taraftar görür ki, onlar da genelde kimsenin umrunda değildir…

8 Mart 2011

Mehmet Ali Çetinkaya