Mar 13 2012

Ankara ve Futbolunun Türk Futbolundaki Yeri

Ankara futbolu, Gençlerbirliği’nin 2002-03 sezonunda şampiyonluk mücadelesine girişmesi ve bir sonraki sezon UEFA Kupası’nda ilk 16’ya girme başarısı göstermesinin ardından ilk kez futbol gündemini işgal ediyor. Hem de bugüne kadar kendi yağında kavrulmaya çalışan iki büyük takımıyla birden.

Bu takımlardan biri 54 yıllık 1. Lig tarihinde 49. kez Ankara’yı temsil eden, 102 yaşındaki Ankaragücü. Bir diğeri ise 40. kez 1. Lig’de yer alan, 89 yaşındaki Gençlerbirliği.

2002-04 döneminin ardından geçen 8 yıl içinde sürekli kan kaybeden ve 3 kez küme düşme tehlikesi geçiren Gençlerbirliği’nin, bu sezon dar ve tecrübesiz kadrosuna rağmen play-off mücadelesi vermesi, futbolseverlerin ilgisini çekiyor. Kırmızı-Siyahlıların topladıkları puanlar dışında, ortaya koydukları takım oyunu ve başlarında bulunan Fuat Çapa’nın sezon başından bu yana Türk futbolunun alışık olmadığı ilklere imzasını atmasının da bunda etkisi var elbette.

Özellikle Çapa’nın bir yandan teknik direktör – taraftar arasındaki mesafeyi kısaltan pozitif adımları, bir yandan da genç futbolcu yetiştiren ve bunu bir sistem içinde yapan Arsenal modelinin Gençlerbirliği’ne kurulmasına yönelik açıklamaları da futbol camiasında büyük ilgi görüyor.

Madalyonun diğer yüzünde yer alan Ankaragücü ise tezat oluşturacak bir şekilde gündemde yer alıyor. Uzun yıllardır Cemal Aydın tarafından yönetilen kulübün, 100. yılında şampiyonluk vaadiyle Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in oğlu Ahmet Gökçek’in eline geçmesinin ardından yaşanan kısa dönemde Sarı-Lacivertliler çok büyük çalkantılar yaşadı. Önce genel kurul iptal edildi, ardından yeni bir başkan seçildi, o da gitti derken kulübün 100 milyon avro borcu olduğu açıklandı. Bunun üzerine futbolcular birer birer takımdan ayrılmaya başladılar. Federasyon da “futbolculara alacaklarını ödemiyor” diye kulübe transfer yasağı getirdi. A2 takımıyla maçlar acıkan Ankaragücü Spor Kulübü, 21 yıl aradan sonra küme düşmeyi neredeyse garantiledi.

Bu konunun iki ilginç tarafı var. Birincisi; kendi yağında kavrulan bir takımın (örneğin Gençlerbirliği’nin 2011-12 sezonunda futbolculara, teknik adama, kulüp çalışanlarına ve yol masraflarına. Kısaca tüm giderlerine “sadece” 7 milyon avro ayırmışken) nasıl 100 milyon avro borçlandığının kimse tarafından bilinmiyor olması. Ve 102 yıllık kulübün bu duruma gelmesinde sorumlu kimsenin ortalarda gözükmemesi!

İkincisi ise; Türk futbolunun her aşamasında yaşanan en büyük iki sorundan biri olan denetimsizliğin, Federasyon tarafından bir kere daha gözler önüne serilmesi. Ankaragücü 100 milyon avro borçlanırken, futbolcuların alacaklarını ve kulüplerin geleceklerini “koruması” gereken Türkiye Futbol Federasyonu’nun hiçbir denetim yapmaması çok büyük bir soru işareti! Benzer rakamlarda borçları olduğu medyada tarafından sürekli yazılıp çizilen “büyük kulüplerin” ise benzer bir sona gitmemesinin en büyük nedeni de kuralların standart olarak uygulanmaması. Bu da Türk futbolunun en büyük ikinci sorunu.

Ankara’nın Türk Futbolundaki Yeri

Ankara futboluna dönmeden önce, Türk milli takımının Ankara ziyaretlerine bakmanın Ankara’nın Türk futbolundaki yerini belli etmesi açısından çok önemli bir nokta olduğunu düşünüyorum. Çünkü Ankara’da yapılan ilk milli maç şehrin başkent olmasından iki yıl sonrasına rastlar. 15 Mayıs 1925’de SSCB ile yapılan ve 2-1 kaybedilen bu maç Türk futbolunun başkent Ankara’ya bir göz kırpmasıdır. Zira Ankara, bir sonraki milli maç için tam 24 yıl bekleyecektir.

1925’den bugüne kadar 28 milli maçın yapıldığı Ankara’da en göze çarpan dönem 1960’lardır. 14 maçın yapıldığı bu dönemde Mithatpaşa’nın zeminin çok kötü iken Ankara 19 Mayıs stadının zemininin çim olmasının bunda büyük etkisi vardır. Tabi bir de (hakkında somut bir bilgi olmasa da) 27 Mayıs Darbesi’nin Ankara’yı ön plana çıkartmak için Türk futboluna bir göz kırpması da olabilir.

Yoğun geçen 1960’lardan sonra milli takım başkentin yolunu unutur. Çünkü Kırmızı-Beyazlılar son 42 yılda 9 ve son 19 yılda sadece bir kez başkente uğrayacaklardır…

Ankara Futbolu

1910’lardan beri futbolun oynandığı kabul edilen Ankara, tek tük başarılar dışında hiçbir zaman Türk futbolunda ön planda yer almadı. Tanıl Bora’nın Cumhuriyet’in ütopyası: Ankara kitabında yer alacak olan Ankara Futbolu: Bazen Karakter Oyuncusu, Bazen Figüran başlıklı yazısında yaptığı tanımlama, sanırım Ankara futbolunu en iyi şekilde özetliyor; “Ankara, Türkiye’nin futbol sahnesinde hemen her zaman var oldu. Ama hiçbir zaman başrolde değil. Jönlerin İstanbullu olduğu bir filmde bazen saygın bir karakter oyuncusuydu, bazen bir yan rol, bazen sadece figüran.”

Başkent olmasının Ankara futbolundaki en büyük etkisi hiç şüphesiz ki İstanbul ve İzmir’le birlikte kurulan futbol liglerinde temsil hakkını elde etmesiydi. Özellikle profesyonelliğin kabullenilmeye başlandığı yıllarda kurulan Milli Lig’de Ankara, 4 takımla birden temsil edildi. Sonraları bu rakam 6’ya kadar çıksa da bunlar sportif başarılara dönüşmeyeceklerdi.

Ankara futbolu ciddi anlamda ilk kez 1965-66 sezonunda gündeme geldi. Ankara’nın en köklü kulüplerinden olan Gençlerbirliği, Milli Lig’i 3. olarak tamamlayarak üç büyük İstanbul takımının adeta parsellediği alana giren ilk futbol takımı oldu.

Ankara futbolunun adını duyuran ikinci olay, Ankaragücü’nün 1962’den beri düzenlenen Türkiye Kupası’nı 1971-72 sezonunda Ankara’ya getirmesiydi. Ankaragücü bir sezon sonra Türkiye Kupası’nda bir final daha oynayacak ama Galatasaray’a kaybedecekti. Aynı yıllarda Gençlerbirliği futbolun iyice endüstriyelleşmeye başlayan yeni haline ayak uyduramayacak ve 1970’den itibaren 13 sezon boyunca “uzakta var olmaya” çalışacaktı.

Gençler’den sonra Ankaragücü’nün de 2. Lig’e düştüğü ve Ankara’nın temsil edilmediği 70’lerin sonu Ankara futbolunun en buhranlı dönemiydi. Bu dönemde Ankara futbolu için hala konuşulan bir başarı ve akabinde siyasi hamle yaşanacaktı. 1980-81 sezonunda Ankaragücü 2. Lig’deyken Türkiye Kupası’nı kazandı. 80 darbesi ardından iktidara gelen Kenan Evren, Ankaragücü’nün futbol camiasındaki rüzgârını da kullanmak için, 1. Lig’de Ankara’nın da temsil edilmesi gerektiğini söyleyerek, Ankaragücü’nü 1. Lig’e taşıdı.

1983-84 sezonunda Gençlerbirliği de 1. Lig’e döndü. Böylece Ankara yeniden en üst ligde iki takım ile temsil edilmeye başlandı. Kırmızı-Siyahlıların 1986-87 sezonunda Türkiye Kupası’nı kazanmaları, Ankara futbolunu bir kere daha gözler önüne serdi.

Ankaragücü, 1970 ve 1980’lerin özellikle ilk yarısında Ankara futbolunu daha iyi temsil etse de, 1990’larla birlikte Gençlerbirliği hem tesisleşmede hem de sportif anlamda Ankaragücü’nün önüne geçiyordu. Özellikle üç büyük İstanbul takımına karşı alınan şaşalı galibiyetler, Kırmızı-Siyahlıların ön planda olmasını sağlıyordu. Ama bu başarılar aynı zamanda gündelikti. Kısacası Ankara futbolu, yarışın içinde olmadığı bir oyunda sadece şampiyonluk yarışındakilere çelme takarak kendini gösteriyordu.

Ankara futbolunun (ve Gençlerbirliği’nin) uzun soluklu olarak futbol gündeminde olduğu dönem 2000’lerin ilk bölümüydü. 2000-01 sezonunda Gençlerbirliği, uzun yıllar Türkiye Kupası’na hasret olan Fenerbahçe’yi finalde yenerek Türkiye Kupası’nı dördüncü kez Ankara’ya getiriyordu. 2002-03 sezonunda 37 yıllık aradan sonra, yeniden şampiyonluk mücadelesi veriyorlar ama o dönemin “tabularını” bir türlü yıkamıyorlardı. Aynı sezon Türkiye Kupasında finale kadar gidiyorlar ama kupa finalde Trabzonspor’a kaptırıyorlardı.

2003-04 sezonunda Gençlerbirliği, UEFA Kupası’nda ardı ardında Blackburn Rovers, Sporting Lisbon ve Parma’yı eliyor ve ilk 16’ya adını yazdırıyordu. 4. turda rakip o sezon hem La Liga, hem de UEFA Kupası’nı kazanacak olan Valencia idi. Ankara’da İspanyolları 1-0 yenen Gençlerbirliği aynı zamanda rakibine UEFA Kupası’ndaki ilk ve tek mağlubiyetini tattırıyordu. Gençlerbirlikliler rövanş maçın uzatma anlarında yenen golle kupadan eleniyor ama Ankara futbolunu ilk kez Avrupa’ya duyuyorlardı. Aynı sezon bir kere daha Türkiye Kupası’nda final oynanıyor ama Kupa bir kere daha Trabzonspor’a kaptırılıyordu.

1990’lar ve 2000’lerin ilk yarısında futbolcu satarak ayakta duran Gençlerbirliği, 2000’lerin ikinci yarısıyla birlikte düşüşe geçmeye başladı. Çünkü yönetim hala futbolcu satma peşindeyken oyunda piyonların yerleri değişmişti. Yayın geliri ve puana-para gibi uygulamalarla artık sportif başarılar ödüllendirilmekteydi. Bu değişikliği bir türlü kabullenmeyen Gençlerbirliği yönetiminin yanlış hamleleri Gençlerbirliklilere her geçen gün kan kaybettiriyordu.

Ankaragücü’nde ise 1990’lardan beri ufak tefek anlık başarılar dışında değişen bir şey yoktu. Kulüp zaman zaman küme düşme potasında zaman zaman ise ligi orta sıralarda tamamlıyordu.

2000′lerin ikinci yarısında iki Ankara takımı birden her sezon küme düşme çizgisinin yakınlarında dolaştılar.  Gençlerbirliği üç kez ciddi ciddi küme düşme tehlikesi atlattı. Ankaragücü ise neredeyse her sezon düşmekten son anda kurtuluyordu.

100. yılında şampiyonluk parolasıyla Ankaragücü’nün başına Ahmet Gökçek geldi. Bu değişikliğin ardından ilk aylarda yaşanan şaşalı transferler, daha önce Ankaraspor’a tahsis edilen devasa tesislerin Ankaragücü’ne sunulması gibi hamleler göz kamaştırsa da sonraları Ankaragücü kendisini tarihi boyunca yaşamadığı bir girdabın içinde bulacaktı…

Taraftarlar

Ankara futbolu deyince Ankaragücü ve Gençlerbirliği’nin taraftar profillerine dair birkaç cümle yazmak gerekir. Çünkü her iki takımın taraftar kitleleri başından beri birbirine zıt özelliklere sahiptir. Ankaragüçlüler, (nerdeyse Türkiye’deki tüm takım taraftarları gibi) haşin ve agresifken, Gençlerbirlikliler tribünde ve her platformda rakibine ve taraftarlarına saygı duyan, küfür bile etmeyen bir çizgide dururlar. Herhalde bu farkı en iyi Ankara’ya deplasman yapan rakip takım taraftarları fark ederler…

Sorunlar

Ankara futbolunun sorunlarına dönmeden önce Türk futbolunun en büyük sorununa göz atmakta fayda var;

100 yıldır futbolun çekirdeğini üç büyük İstanbul takımı oluşturmakta. Bu çekirdek, her platformda kısa vadeye oynamayı seven Türk insanı (siyasiler, basın, taraftar vs.) tarafından beslenerek büyütülmüştür.

Futbolun çatısını oluşturan ve herkese “standart / eşit” davranması gereken Türk Futbol Federasyonu’nu da sürekli ve “sadece” çekirdeği koruyan hamleler yaparak, çekirdek ile diğerleri arasındaki uçurumun artmasını sağlamıştır.

Kısacası, 3 büyük İstanbul takımı dışında kalan tüm takımlar ve şehirler “ortak ve benzer” bir şekilde futbolun dışında tutulmuşlardır.

Zaman zaman diğerleri sportif başarılar elde etse bile, bu başarıları üç büyük İstanbul takımının her yeni sezon vitrinlerini janjanlı “ürünlerle” yenilemesinin ya da kural değişikliklerinin gölgesinde kalmış ve her şey yeniden başa dönmüştür.

Ankara Futbolunun Sahipsizliği

Milli Ligin kurulduğu yıllarda Ankara takımı olmak ayrıcalıkken, günümüzde ibre tersine dönmüş durumda. Çünkü bu işin çatısı olan Türk Futbol Federasyonu’nun Milli Lig’in kurulduğu yıllardan sonra, futbolu tüm ülkeye yaymak gibi uzun vadeli ve planlı bir çalışması hiçbir zaman olmadı. Onlar da kısa vadeye oynamayı tercih ettiler. Bu yüzden belediyeler (bir yandan oyları da düşünerek) şehrin futboluna yatırım yapıyorlar. Hatta son zamanlarda stadyumlar inşa ediliyor. Fakat bu destekler sadece tek takımı olan şehirlerde gerçekleşiyor.

Ankara’da 1994’den bu yana Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapan Melih Gökçek’in döneminde bile hala 1936’da yapılan Ankara 19 Mayıs stadı, şehrin tüm futbolunu sırtlamaya çalışıyor. 76 yıllık stadın merkezi bir yerde olması dışında hiçbir albenisi kalmamış durumda. Giriş çıkışta yaşanan sıkıntılar, gece maçlarında dış ışıklandırmaların doğru dürüst çalışmaması, tuvalet ve kafeteryanın bakımsız ve kullanışsız olması gibi nedenlerle birçok futbolsever maçlara dahi gitmek istemiyor. Sırf bu yüzden son 19 yılda Milli Takım bile başkente 1 kere uğruyor. Her sezon ve seçim öncesinde yeni stadyum lafları dillendiriliyor ama bir adım dahi atılmıyor.

Ankara’da balık baştan kokuyor. Federasyon ne ise belediye de o oluyor. Şehre futbolu yaymak yerine kendi “yarattığı” belediye takımına tüm kaynakları ayırıyor. Devasa çalışma tesisleri inşa edip sadece ona sunuyor. Şehrin iki büyük takımı en üst ligde yer alırken yanlarına kendininkini sokmaya çalışıyor. Baktı olmadı büyük takımlarından birini almaya çalışıyor…

Kısacası “kendini ön plana çıkartma” oyunları oynanıyor ve bu oyunlar Ankara futboluna her geçen gün daha fazla darbe indiriyor. Destek yerine köstek oluyor.

Bugün Ankaragücü neredeyse şimdiden küme düşmeyi garantiledi. 100 milyon avroluk borç kulübün geleceğine kilit vurmaya başladı bile. Gençlerbirliği ise son yıllara tezat bir şekilde “üstekilerle” mücadele ediyor. Fakat, planlı ve uzun vadeli bir plan yapılmadıkça, doğru dürüst kaynaklar bulunmadıkça bu mücadelenin kalıcı olacağını, sıranın Gençlerbirliklilere gelmeyeceğini kim garanti edebilir ki?

Şubat 2012

Dip not: En üstteki fotoğraf için Hasan Gülmüş’e ve Engin Baba’nın fotoğrafı için kirmizisiyahkultur.blogspot.com’a teşekkürler…

Solfasol Gazetesi, Mayıs 2012

Share

Oca 23 2012

Pes Etme İmalat-i Harbiye: Son Ankaragücü Deplasmanı Olmasın

Öncesiyle, oyunuyla ve sonrasıyla 102 yıllık Ankaragücü’nün düştüğü/düşürüldüğü durumun gölgesinde yaşanan “bambaşka” bir Ankara derbisiydi. Maçtan önce stadın çevresinde gördüğün Ankaragüçlülerin çoğu mutsuz görünüyordu. Ankaragücü’nün yerine Gençlerbirliği’ni koyup biraz empati kurmaya çalıştım.

Sahip olduğunu bildiğin ama sahipsizliği en derinden hissettiğin pis bir duygu hali vardı. Sonuçta bunlar benim gücümün yetmediği büyük işlerdi. Kulüp 100 milyon Avro (1 milyon yaşına kadar yaşasam bile kazanamayacağım para!!!) borca batırılmıştı ama bunu yapanın kim olduğuna dair hiçbir işaret yoktu ortada. Ne hesap soran vardı ne de hesap veren. Sanki borç havadan gelmiş kulübe yapışmıştı. Ben ne yaparsam yapayım birileri gelip sevdiğimi alıp götürüyordu ve ben hiçbir şey yapamıyordum. Elimden bir şey gelmiyordu. Gerçekten ne yapacağımı bilemediğim karışık ve pis duygular…

Bu olumsuzluğa rağmen, bir yandan da stadın çevresinde bolca gördüğüm bir sahne çok hoşuma gitti doğrusu. Yanlarına aldıkları Ankaragücü beresi, atkısı takan çocukları ile maça gelen orta yaşlı daha hali-vakti yerinde babalar. Bir şekilde iş başa düşmüş ve çocuklarını alıp takıma sahip çıkmaya gelmiş gibiydiler. Kötü günde bir birliktelik de vardı yani ortada. Ve güzel bir şeydi bu…

Son 9 yıldır en iyi sezonunu geçiren Gençlerbirlikliler ise daha coşkuluydular haliyle. Ama hepsi stada gelirken Ankaragücü’nün durumunu düşünmüş ve düşünüyor gibiydiler. Zaten maç öncesinde açılan “Pes Etme! İmalat-ı Harbiye” pankartı ve “ezeli rakibinin” dertlerini sahiplenen, düşmanlarını karşısına alan tezahüratlar ile hep Ankaragücü’nün yanında yer aldılar. Ankaragücü’nü tribüne çağırdılar. Golden sonra fazla sevinmediler. Maç içinde ve sonrasında da tezahüratlarına devam ettiler.

Çünkü biliyorlardı ki bu “bataklık” kurutulmadıkça, kulüpler adam gibi idare edilmedikçe, federasyon tarafından denetlenmedikçe, birileri sürekli cebini doldururken hesap sorulmadıkça bugün Ankaragücü’nün başına gelenler yarın Gençlerbirliği’nin başına da gelebilirdi. Tarih sayfalarına bakınca 1969-70′de gelmişti de. O takım sahipsiz kalmıştı ve tam 12 yıl birinci ligden uzakta, sahipsiz yaşamaya çalışmıştı…

Gençlerbirlikli futbolcular da maç içinde ve sonunda Ankaragücü’ne büyük bir saygı gösterdiler. Golden sonra abartılı sevinmediler. Daha çok top çevirdiler. Maçtan sonra tribüne gelmeyip doğrudan soyunma odasına gittiler.

Maç bitti. 1-0 kazandık. 4. sıraya yerleştik. Play-off için umutlandık ama… Ama kimse daha önce Ankaragücü’nü yendiğimiz maçlardaki tadı almadı, sevinmedi. Çünkü “rakip” gerçekten çok güçsüzdü. Çoğunun aklında “son Ankaragücü deplasmanı olmasın” düşüncesi vardı…

Solfasol Gazetesi, Şubat 2012

Share

Eki 15 2011

Türkiye’nin Süre Gelen En Eski 3. Derbisi…

25 Eylül 2011 Pazar günü, saat 20:00’de, 19 Mayıs Stadı’nda, Ankara’nın en büyük derbisi olan Gençlerbirliği-Ankaragücü maçlarından biri daha oynandı.

Maçtan bir gün önce, NTVSpor’da canlı olarak yayınlanan “Yenilsen de Yensen de”ye bir Gençlerbirlikli olarak katıldım. Programdan önce yaptığım araştırmalarda ise Ankaragücü-Gençlerbirliği rekabetiyle ilgili ilginç bir bilgiye ulaştım. Ünlü futbol istatistikçilerinden Cem Pekin ve Mehmet Yüce’den de doğruladığım bilgiyi, programda söylemeye karar verdim.

Türkiye’de oynana en eski derbi, 1904 yılında oynanan Moda-Kadıköy maçı imiş. Süre gelen derbiler içinde en eskisi ise 1909’da oynanan Galatasaray-Fenerbahçe maçı iken, bunu Altay-Karşıya ve Ankaragücü-Gençlerbirliği derbileri takip etmekteymiş.

Kısacası, ilk kez 1923 yılında karşı karşıya gelen iki Ankara takımının 88 yıllık rekabeti, aynı zamanda Türkiye’de süre gelen en eski 3. derbi olma özelliği taşıyor. Tüm dünyada, futbolseverlerin ilgisini çekmek ya da taraftarların takımlarına, ilgili maçlar üzerinden daha çok sahip çıkmaları için kullanılan bu tarz bilgiler maalesef bizim ülkemizde her zaman İstanbul hegomanyasının çelik çarklarında unufak oluyorlar…

Türkiye’de futbol sadece 3 takım üzerine kurgulandığı ve oynandığı için, diğer takımlar hakkında hiçbir bilgiye ulaşamıyoruz. “Büyükler”imizin, sadece günü kurtarmak için yaptığı, plansız-programsız, kısa vadeli çalışmaları yüzünden, ülke futbolunda ne bir istikrar ne de bir albeni yaratılamıyor.

25 Eylül 2011, saat 20:00’da, ilk 3 maçta hiç puan kazanamayan ve ciddi bir yönetim kaosu yaşayan Ankaragücü ile rakibine göre daha derli toplu görünen ama aslında bariz sıkıntıları olan Gençlerbirliği, Türk Futbolunun en eski 3. derbisi için sahaya çıktılar. Tribünlerdeki yaklaşık 12 bin seyircinin takip ettiği maçın kalitesi maalesef vasatı geçemedi. Önce Gençlerbirliği Soner ile golü buldu, sonra ikinci yarıda çok gömülmesinden ötürü yediği baskının ardından bir karambol golüne engel olamadı ve maç 1-1 berabere bitti. Maçtan sonra Ankaragüçlü futbolcular ile taraftarlar 2011-12 sezonunda kazanılan ilk puanlarını doyasıya kutlarlarken, Gençlerbirliği taraftarlarının aklı karamboldan yenilen ve 2 puanı çimlere gömen golde kalmıştı.

Gençlerbirliklilerin iyi niyetini suiistimal edercesine, Gençlerbirliği’ne ayrılan maraton tribününe giren ve sağ tarafta kümeleşip Ankaragücü tezahüratlarında bulunan bir grup taraftarın yarattığı gerginlik dışında sakin bir Ankara derbisi daha sona erdi.

Süper Lig’de kalmak için her iki takımın da daha çok çalışması gerektiğinin ortaya çıktığı bu köklü derbinin, Türk futbolu içerisindeki değerinin uzun vadede anlaşılması, benim en büyük dileğim. Çünkü bu tarz değerlere sahip çıktıkça, bir yandan İstanbul hegomanyasının çelik çarklarından biraz daha uzaklaşacağız, hem de futbolu daha çok seveceğiz…

İlgili maç:

2011-2012 Sezonu Spor Toto Süper Lig 4. Hafta Maçı
Gençlerbirliği 1-1 Ankaragücü

Solfasol Gazetesi, Ekim 2011

Share

Tem 26 2011

Görünmez Kahraman: Hasan Şengel…

Yıllar önce bir arkadaşım, tesislerde antrenman izlerken işaret etmişti Hasan Şengel’i. “Cavcav’ı getiren adam” demişti onun için. Yaşlı ve çok sevimli görünen bir adamdı. Hem Ankara Rüzgarı’nda hem de gencler.org için görüştüğüm eski futbolcularımızın anlatımlarında sıkça duyduğum ama hiç yüz yüze gelmediğimiz Hasan başkanın yanına gidip selamlaşmıştık. Hiç tanımasa da, bizi görür görmez sıcacık bir selam vermişti. Halimizi hatırımızı sormuştu. Sevinmiştik. Hoşumuza gitmişti…

Birkaç yıl sonra eski kaptanlardan Cemalettin Sakallıoğlu’nun organize ettiği, “Eski Gençlerbirlikli Futbolcular Gecesi”ne davet edilmiştim. Çok büyük onur duymuştum. Orada Hasan Başkanla bir kere daha tanışma fırsatı bulmuştum. Cemalettin ağabey beni, “gencler.org’u yapan arkadaş” diye tanıtmıştı. Biraz utanmış ama aynı zamanda da yaptığım işlerin bir işe yaradığını düşünüp gururlanmıştım. O gece Hasan başkan tüm futbolcularla tek tek ilgilenmişti. Futbolcuları bir başkan edası ile sesini yükselterek yanına çağırışı, onlar hakkında anılar anlatması ve bu anılarda çok ince ayrıntılara girmesi beni hem şaşırtmış hem de çok etkilemişti.

Aylar sonra tesislere maç yapmaya gittiğim bir gün, güvenlikten geçip ilerlerken Hasan başkan arkamdan seslenmişti. Yanına gidip selam vermiştim. Bana “Cemalettin bir türlü sana ulaşamamış. Akşam futbolcularla yemeğimiz var gelsene” demişti. Ben de, telefonumun değiştiğini, halı saha maçımın olduğu, bu yüzden gelemeyeceğimi ve gösterdiği ilgiden ötürü çok teşekkür ettiğimi söylemiştim. O da bana “Sen Gençlerbirliği’ne hizmet ediyorsun. Seni çağırmayacağız da kimi çağıracağız” demişti…

Bu anlar benim aklımdaki Hasan Şengel’i anlatıyor.

Hasan başkan, bana göre Gençlerbirliği’nin bugünlere gelmesinde en önemli paya sahip insan. Takımın 2. Lig’den 3. Lig’e hatta sonrasında Amatör kümeye düşüp-çıktığı zamanlarda kulübe sahip çıkanların başında gelen kişi. Cavcav’ı ve ondan önce de bir sürü kişiyi Gençlerbirliği’ne sahip çıkmaları için yüreklendirmeye çalışan, kasada beş kuruşun olmadığı, o buhranlı dönemlerde kulübü ayakta tutmak için kendini paralayan, hatta kulübü için hapis yatan ve bugünlerde, ilerlemiş yaşına rağmen, hala Gençlerbirliği’nin tanıtımı ve gelişmesi için çabalayan insan…

Gençlerbirliği ile şöyle veya böyle ilgisi olan herkesin, hep iyi yanını görmeye ve onları her kötü şeyi görmezden gelerek yan yana getirmeye, yan yana tutmaya çalışan Hasan Başkan’ın, kulübe en ufak desteği olanları bile hatırlayıp, onları sürekli gururlandıracak sözler sarf etmesi bile onun, hem ne kadar büyük bir insan olduğunu hem de Gençlerbirliği’ni ne kadar sevdiğini anlatmaya yetiyor herhalde…

Çok yaşa Hasan başkan ve o unutulan anıları sürekli anlatmaya devam et…

Solfasol Gazetesi, Ağustos 2011

Share