Oca 19 2012

Türkiye’nin Süre Gelen En Eski 3. Derbisi “Ankaragücü’nün Durumu” Gölgesinde Oynanacak…

Özellikle ilk devrenin sonlarına doğru, oynamaya çalıştığı takım oyununun meyvesini toplamaya başlayan ve sezon başında koyduğu hedef çıtasını yükselten Gençlerbirliği, ikinci devrede oynadığı ilk iki maçta sadece bir puan çıkartarak herkesi şaşırtmıştı. Fakat üst sıralardaki en büyük rakiplerinden Eskişehirspor’u Ankara’da yenerek hem moral kazandı hem de ilerisi için umut verdi.

Play-off hesapları yapan Kırmızı-Siyahlılar hafta sonu ezeli rakipleri Ankaragücü’ne konuk olacaklar. Normal koşullarda her zaman ilgi çekici ve sürpriz sonuçlara açık olan Türkiye’nin süre gelen en eski 3. derbisi (daha ayrıntılı bilgi için tıklayın ) bu sefer eskiye oranla daha farklı bir atmosferde oynanacak.

Ankaragücü lig tarihinin en kötü sezonlarından birini (ve belki de en kötüsünü) yaşıyor. İlk yarıda oynadıkları 17 maçta sadece 7 puan kazanan Sarı-Lacivertliler çok kötü günler geçiriyorlar. Lig istatistiklerine göre şimdiden “düştü” gözüyle bakılan ekip aslında iki sezondur sürekli kaynayan bir kazan gibi.

Açık konuşmak gerekirse dışarıdan bakan bir futbolsever olarak Ankaragücü’nün nasıl bu hale geldiği konusunda net bir fikir sahibi değilim. Çünkü bu konuda çok fazla taraf var. Her biri her gün farklı bir suçlama ile diğerini (ya da diğerlerini) suçluyor. Kısacası ortada çok büyük bir bilgi karmaşası var. Kimin ne dediği, kimin ne yaptığı belli değil…

Sanırım bilinen en büyük gerçek, Ankaragücü’nün çok büyük bir borç batağında olduğu. Bu yüzden aylardır para almadan oynayan futbolcular, kötü gidişatın da etkisiyle sözleşmelerini birer birer fesih edip gidiyorlar. Uzun bir süre önce sonunculuğa demir atan ve borçları nedeniyle transfer yapması yasaklanan ekibin tek kurtuluşu “1. Lig” tecrübesi olmayan, genç futbolcuların omuzlarına yüklenmiş durumda…

Bahsi geçen genç oyuncularla sahaya çıktığı için iddaa tarafından “liste dışı” edilen Ankaragücü’nün ikinci devrenin ilk maçında Mersin’i deplasmanda 2-1 yenmesi herkesi şaşırtmıştı. Ardından Ankara’da şampiyonluk mücadelesi veren Beşiktaş’tan alınan bir puan ile moraller iyice düzelmişti ama geçen hafta Sivas’ta oynanan ve 3-0 kaybedilen maç tekrar moralleri bozdu…

Kısacası hafta sonu yapılacak olan Ankara’nın en büyük derbisi “Ankaragücü’nün durumu” gölgesinde oynanacak.

Gelinen noktada Gençlerbirlikli taraftarlar da bu maç konusunda garip duygular yaşıyorlar. Hafta başında Kara-Kızıl’ın yaptığı ve basına da yansıyan “Gençlerbirliği Ankaragücü maçına A2 takımı ile çıksın” önerisine bazı taraftarlar onay verirken diğer tarafta yer alan taraftarlar bir yandan maçın Gençlerbirliği için de çok önemli olduğunu söylerken diğer yandan da maç için “Ankaragücü alırsa kurtulur” gibi bir havanın yaratılmasına ve bu havanın Kırmızı-Siyahlıları baskı altına almasına kızıyorlar.

Ankaragücü’nün yerine kendi takımımı koyup düşündüğümde ben de Ankaragücü’nün düştüğü duruma çok üzülüyorum. Hele 102 yıllık bir kulübün sahipsiz kalmasına, bu düşüşte başrol oynayanların yıllardır kulübü siyasi ve kişisel çıkarlarına alet etmesine çok sinirleniyorum.

Bu maç Gençlerbirliği’nin play-off hedefi için, Ankaragücü’nün ise ligde kalma hedefi için büyük önem taşıyor. Gençlerbirliği’nin daha güçsüz bir ekiple rakibinin karşısına çıkması önerisi ise ilk bakışta “futbol romantizmi için” güzel bir düşünce gibi görünse de aslında bana göre birçok açıdan “sağlıksız” görünüyor.

En başta “güçleri dengelemek için” A2 takımıyla maça çıkmamız etik açıdan düşmeme mücadelesi veren diğer takımlara karşı da “onların güçlerine göre” bir takımla saha çıkmamızı gerektiriyor ki bu son derece göreceli ve mantıksız bir durum.

Bir diğer sağlıksız durum da maç sonucunun Ankaragücü’nü tüm dertlerinden kurtaracakmış gibi bir havanın yaratılmasından kaynaklanıyor. Şunun altını özellikle çizmek gerekiyor ki, bu maçta alınacak bir galibiyet Ankaragücü’ne “sadece” moral verecektir. Ama bu moralle geri kalan 13 maçın da alınıp ligde kalınması gibi bir durumda bile Sarı-Lacivertliler “tüm” dertlerinden kurtulamayacaklar. Çünkü sahada oynanan futbol ve alınan başarılar ne yazık ki yönetim zaaflarını temizlemeye yetmiyor. Yetmeyecek. Kulüp yazılıp çizilene göre onlarca milyon dolar borç batağına düşmüş durumda. Sağlıklı bir geliri olmayan bir Anadolu takımının bu şartlar altında ayakta kalması son derece zor görünüyor.

Ankaragücü-Gençlerbirliği derbisinin en büyük özelliklerinden birinin güçsüz ve iddiasız görünen takımın galip gelmesi ya da çelme takması olduğunu hepimiz biliyoruz. Biraz eski sayfalara bakarsanız her iki takımın da son derece kötü durumlarda rakibini defalarca alt ettiğini görebilirsiniz. İlk yarıda oynanan ve benim gibi birçok Gençlerbirliklinin fark beklediği maçın 1-1 bitmesi de bunun en iyi göstergelerinden biri.

Uzun sözün kısası; yüzyıllık kulüpleri bile siyasi ya da kişisel çıkarları için “yok eden” yöneticiler cezalandırılmadıkça, bu bataklığı yaratanlar Türk futbolundan uzaklaştırılmadıkça ve bu işin en tepesinde yer alan Türk Futbol Federasyonu kulüplerin transfer işlerini “adam gibi” kontrol altına almayıp içi boşaltıldıktan sonra “kulübü cezalandırmak dışında” hiçbir şey yapmadıkça biz bu senaryoyu daha çok defa izleriz.

Maça dönersek; normal koşullarda Gençlerbirliği’nin favori olduğu bir karşılaşmaya çıkıyoruz. Ama sonuç ne olur bunu tahmin etmek çok güç. Ankara derbisinde birkaç kere dilim yandı bir daha yansın istemiyorum. İyi olan, mücadele eden ve en önemlisi hak eden kazansın…

Dip not: Lig tarihi boyunca Ankaragücü’nün evinde oynanan 36 maçta tam bir eşitlik söz konusu. Her iki takımın 12’şer galibiyeti ve 12’de beraberliği var. İki takımı ayıran tek konu atılan goller. Ankaragücü bu maçlarda 53 gol atmış ve 49 gol yemiş. Kısacası; maç öncesi Ankaragücü “evinde” oynadığı maçlarda averajla önde bulunuyor.

İstatistikler için kaynak: gencler.org

Share

Kas 29 2011

Fuat Çapa, Sistem ve İstikrar

Fuat Çapa, uzun yıllar yurtdışında yaşamış, futbol oynamış, üniversiteye gitmiş, bankacılık ve teknik direktörlük yapmış bir işçi çocuğu. 2007’de Türkiye’deki futbol sistemi (nin arka planı) hakkında çok fazla bilgisi olmadan (ve muhtemelen bu kadar sistemsiz ve kaygan bir yapısı olduğunu aklının ucundan bile geçirmeden) Gençlerbirliği’nin başına gelmişti. Tribünden ve açıklamalarından dolayı samimi, işini bilen, çalışkan ve iyi niyetli biriydi. Hatta Avustralya’nın asist kralı olarak Gençlerbirliği’ne gelen Nick Carle, sadece onun döneminde “iyi” oynamıştı. Fakat Türkiye’deki kaygan futbol sistemi daha sezonun 5. Haftasında ayağını kaydırmaya yetti…

Çapa, sonradan tekrar Avrupa’nın yolunu tuttu. Hollanda’da çalışmaya başladı. 2010’un son günlerinde düşme potansiyeli en yüksek durumdaki takım olan Kasımpaşa’nın başına geldi. Takımı canlandırsa da, kurtaramadı. 2011-12 sezonunda ise Gençlerbirliği’nin başına geçti. 12. Hafta sonunda elindeki sınırlı ve bir önceki sezona göre daha güçsüz kadro ile Gençlerbirliği’ne uzun bir aradan sonra tekrar “takım oyunu” oynatmayı başardı.

Diğer taraftan, bu süre zarfında Türk futbolunda “taraftarla olumlu iletişim” konusunda devrim niteliğinde iki toplantıya imzasını attı. Bu toplantılardaki samimiyeti, içtenliği, açık sözlülüğü ile taraftarlar tarafından çok sevildi.

Fuat Çapa, 26 Kasım 2011 tarihinde NTVSpor’da canlı olarak yayınlanan ve Bağış Erten ile Banu Yelkovan’ın hazırlayıp sunduğu “Yenilsen de Yensen de”ye konuk oldu. Çapa, tıpkı toplantılarda olduğu gibi çok samimi ve içtendi.

Programda bir katılımcının, zaman içinde prensiplerinden vazgeçip geçmeyeceğini sorduğunda Çapa’nın, “Futbolu çok seviyorum ama benim için her şey değil” demesi, bana göre Çapa’nın Gençlerbirliği’ne ne kadar çok yakıştığının en güzel kanıtı idi.

Çapa, programda Türk futboluna çok uzak görünen ama güçlü bir futbol sistemi kurmak için yapılması şart olan bazı projelerden bahsetti. Bu projeler o kadar çok ilgimizi çekti ki, stüdyoda bulunan herkesin başı döndü. “Keşke” dedi. Ama asıl önemli olan bu projelerin tamamı aynı yere, “Sisteme ve İstikrara” yol alıyordu ve bu ülke futbolundaki en büyük sistemimiz, uzun vadeli planların, istikrarın, projelerin ve “yakınlaşmanın” sürekli önünü tıkayan sistemsizliğimizdi. Bu da soruldu Çapa’ya, o da çok basit bir cevap verdi: “elbette zor ama bir yerden başlamak gerek.”

Çapa iki taraftar toplantısında ve Yenilsen de Yensen de’de neler anlattı;

Futbolcu, teknik direktör, teknik ekip, yönetici ve başkandan oluşan kulüp ile taraftarlar arasında kutuplaşmanın olmaması gerektiğini söyledi. Bunun için de Avrupa’da çok yaygın olan “taraftarla olumlu iletişim” toplantılarının yapılması gerektiğini ve bu tarz toplantıların her iki tarafın da kendi açılarından gördüklerini karşısındakilere anlatmasında, fikir alışverişinde çok büyük önem taşıdığını anlattı.

Gençlerbirliği’nde uzun vadeli çalışırsa en başta Kırmızı-Siyahlılara en yakın futbol modeli olarak “Arsenal modelini” uygulamaya koymak istediğini anlattı.

Sürekli yapılıp bozulan ve tekrar yapılan bir futbol sistemi yerine, sağlam bir futbol sistemin kurulmasına ve transfer edilen futbolcuların bu sisteme uymasına önem verilmesi gerektiğini söyledi.

Altyapıya büyük önem verilmesi gerektiğini, onların önlerini açmak ve aynı zamanda yüreklendirmek için sivrilenlerin A takıma alınmalarının doğru olduğun anlattı. Gençlerbirliği’nde çalışması halinde 3 yıl sonra altyapıdan yetişmiş en az 6-7 futbolcuyu A takıma çıkartmak istediğini söyledi.

Kendi babasının işçi olduğunu ve okuma yazmasının olmamasına rağmen Belçika’ya gittiğinde para kazanmak için o ülkenin dilini öğrendiğini, bu yüzden para kazanmak için bu ülkeye gelen yabancı futbolculara da 6 ay içinde Türkçe konuşma şartını getirmek istediğine söyledi. Yabancı futbolcuların Türkçe öğrenmesinin hem ülkeye çabuk uyum sağlamalarında hem de teknik ekip ve diğer oyuncularla daha iyi anlaşmalarında çok büyük önem taşıdığını anlattı.

Çağdaş futbolda topun %40 ortadan, %30 sağ ve %30 sol kanattan oynandığını fakat Türkiye’de bazı takımlarda %70 ortadan, %15 sağ ve %15 sol kanattan oynanırken, birçoğunda %70 ortada, %25 hangi mevki oyuncusu iyiyse o mevkide ve geri kalanı diğer mevkide şeklinde oynandığını söyledi.

Teknik direktörlerin yaptıklarını ve kendilerini hep aynı alışagelmiş cümlelerle değil de daha samimi ve gerçekçi olarak, her platformda dile getirmelerinin anlaşılmaları için çok doğru olduğunu dile getirdi.

Sezon başında futbolcularından tek tek “10 hafta sonra takım olarak nasıl bir kimliklerinin olması gerektiğini” yazmalarını istediğini ve 10. hafta sonunda yazılanlarla kamuoyunda konuşulanları karşılaştırıp aradaki farkları ortaya çıkarttıklarını söyledi…

Fuat Çapa’nın sürekli bahsettiği futbol sisteminin kurulması için istikrarlı ve uzun vadeli bir çalışmanın şart olduğu ortada. Bu yüzden bir Gençlerbirlikli olarak, Fuat Çapa’ya bu şansın “uzun süreli” olarak verilmesi gerektiğine ve bizlerin taraftarlar olarak ona iyi günde kötü günde destek olmamız gerektiğini düşünüyorum.

Yayın Linki: http://www.klasspor.com/tr/yazilar/724-Mehmet_Ali_Cetinkaya_Fuat_Capa_sistem_ve_istikrar.html

Share

Kas 19 2011

Bu Ülkede Futbol Hiçbir Zaman Sevilmedi

Bu ülkede futbol hiçbir zaman sevilmedi… Doğduğunuzda, birileri tarafından “omuzlarınıza yüklenen” takımı sevmeniz öğretildi… Daha ilkokul yaşına gelmemiş çocuklara “diğer” takımların “düşman” olduğu öğütlendi… “Ben maç izlemem. Sadece kendi takımımın maçını izlerim” diyen “futboldan yoksun” insanlar yaratıldı…

Bu ülkede futbol hiçbir zaman sadece oyun olmadı… Her maçı bir “savaş”, her karşılaşmayı bir “dava” olarak görmeniz istendi… Hangi koşulda olursa olsun kendi takımınızı yüceltmeniz, diğer takımları ise küçümsemeniz beklendi… “Ölmeye ölmeye ölmeye geldik” diyen “gözü dönmüş” insanlar yaratıldı…

Bu ülkede futbolu sevmeniz için hiç kimse yol göstermedi… Herkes sadece kendi takımının yolunu işaret etti… Kayıtsız şartsız ona iman etmeniz beklendi… Takımınızın hatalarını görmemeniz, sadece başarılarını dillendirmeniz istendi… “Kazan da nasıl kazanırsan kazan” diyen “kör” insanlar yaratıldı…

Bu ülke futbolunda hiçbir zaman bir “futbol sistem” kurulmadı… Hep günü birlik başarılarla övünüldü… İstikrar yerine adam asmalar daha cazip görüldü… Uzun vadeli planlar yerine kısa vadeli/gün geçirici planlara prim verildi… En ufak başarısızlıkta kazanlar kaynatıldı… Cadı avına başlandı… Günah keçileri yaratıldı… Linç kültürümüzü besleyen “zavallı” insan yaratıldı…

Bu ülke futbolunda hep güçlüler kazandı… Elenmesinler diye kurallar değiştirildi… Hep onların kazanması için uğraşıldı… Sürprizlerin önüne set gerildi… Olması istenenlerle, diğerleri arasındaki uçurum her geçen gün daha da yükseltildi… “Sadece güçlülerin kazanmasını isteyen” insanlar yaratıldı…

Bu ülkede futbol hep birilerine hizmet etti… Her yol birilerinin cebine çıktı… 3 kuruşluk oyunculara 100 lira verildi… Paralar aklandı… Borçlar silindi… “Oy”undan korkanlar “aman dokunmayalım” diyerek oyunun devam etmesine göz yumdular… “Futbolun canı cehenneme ben paraya/oya bakarım” diyen insanlar yaratıldı…

Bu ülkede futbolcuya, teknik adama hiç saygı duyulmadı… Bir günde vezir yapıldılar… Bir günde rezil edildiler… “Dövmeyi, tartaklamayı görev sayan” insanlar yaratıldı…

Bu ülkede futbol asla sevilmedi… Rakip takım taraftarları kafeslere kapatıldı… Ya da stada alınmadı… Gelmelerini yasaklayarak “olayı” kapattıklarını düşünenler aslında taraftarlar arasındaki kutuplaşmayı daha da arttırdıklarının farkına bile varmadılar…

Bu ülke futbolunda güvenlik mercileri bile kuralları uygularken takım seçtiler… Ev sahibi olay çıkartmıyor diye pankartını sokmasını izin vermezken “onlara” kapıları sonuna kadar açtılar… Ev sahibi kavga-dövüşe katılmıyor, küfretmiyor diye deplasmandaki takımın amigosunun sahaya inmesine izin verdiler… “Hep onlar için çalışan” insanlar yaratıldı…

Bu ülkede futbol asla sevilmedi… Bu ülkede futbol gerçekten asla ve asla sevilmedi… Sevilmesi istenmedi… Sevenler horlandı… Sevilmesi için uğraşanlar küçümsendi… Susturuldu… Kessen damarlarından tuttuğu takımın renklerinin aktığını sanan “saflar” yaratıldı…

Sorgulayanların aksine sorgulamayan bu safların önü her zaman açıldı…

Share