Kategori arşivi: Tiyatro

Grönholm Metodu

İş başvuruları yapan adayların özel yaşamlarının incelenerek çeşitli psikolojik testlere tabi tutulmalarını, kara komedi tarzında, tiyatroya aktaran Grönholm Metodu, bulmaca şeklindeki sunumu, işi almak için sürekli rol değiştiren oyuncuların başarılı performansları ve hiç düşmeyen temposuyla ilgi çekici bir tiyatro oyunu.

Kapitalizmin, her geçen gün daha da vahşileşen işe alma yöntemlerini eleştiren oyunun seyirciyi de içine alan bulmaca şeklindeki sunumu oldukça başarılı. Bu sayede oyunu izlerken bir yandan da gerçek aday(ları) bulmak için didinip duruyorsunuz.

Konu

Bir akşamüstü, şık bir plaza, büyük bir şirketin satış müdürlüğü pozisyonunun son etabı… İspanyol yazar Jordi Galceran, acımasız iş dünyasının yeniden tanımladığı “profesyonellik” ve “fedakârlık” kavramlarını sorgularken, insanların zaaflarının bu mücadeledeki yerini kara bir komedi içinde sunuyor. (devtiyatro.gov.tr)

Oyuncular: Cüneyt Mete, Deniz Gökçe Yersel, Ünsal Coşar, Nur Yazar

Bir Delinin Hatıra Defteri

Bir Delinin Hatira Defteri - Poster

Yıllardır birçok kişiden bol bol methiyesini işittiğim ama bir türlü bilet bulamadığım Erdal Beşikçioğlu’nun tek kişilik oyunu, Bir Delinin Hatıra Defteri’ne sonunda bilet bulduk ve Özge’yle birlikte Tatbikat Sahnesi’nde izleme şansına eriştik.

Erdal Besikcioglu - Bir Delinin Hatira Defteri -01-

Tiyatroya adımımızı atar atmaz ilk ilgimizi çeken şey sahnenin ortasında duran vinçti. “Nasıl sokmuşlar bunu buraya?” diye birbirimize sormadan edemedik. Ardından vinçin kabininden aşağıya doğru sarkan hareketsiz ayağı fark ettik. Beşikçioğlu, kabinin içine uzanmış hareketsiz bir şekilde oyunun başlamasını bekliyordu.

Erdal Besikcioglu - Bir Delinin Hatira Defteri -03-

Oyun başladığında, üstü başı perişan bir halde olan Beşikçioğlu’nu seyre koyulduk.

Erdal Besikcioglu - Bir Delinin Hatira Defteri -02-

Nefis mimik ve tonlamalarla, delinin inişli çıkışlı ruh halini sergileyen Beşikçioğlu’nun, bir yandan da vinci yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya ya da sahneye doğru hareketlendirerek üzerinde yaptığı “akrobasi” hareketleri, delinin ruh halini anlamamız adına çok başarılıydı.

Oyunun ardından insanların neden bu kadar methiye düzdüklerini anladık. Eve doğru yürürken bir de Genco Erkal’ın çok övülen performansını izlemeye karar verdik.

Bir dip not olarak; ilk kez 2009’da oyunu sahnelemeye başlayan Beşikçioğlu, performansıyla 2009’da Baykal Saran Tiyatro Ödülü’nü kazanmış.

Bir Delinin Hatıra Defteri (1835)

Hikaye, alt kademe bir memur olan Aksenti İvanoviç’in Genel Müdürünün kızına aşık olması ve aşkın imkansızlığı yüzünden zamanla delirmesini konu ediniyor. Hikâyede dönem Rusya’sındaki üst makamlarda bulunanların kendilerini büyük görmesi ve alt tabakaların çektiği zorluklar alaycı bir üslupla konu ediliyor.

Othello! Bir İntikam Provası

Othello! Bir Intikam Provasi

Uzunca bir uğraşın ardından, sonunda denk getirip Farabi Sahnesi’nde Arzu’nun yönetmen yardımcılığını yaptığı Othello! Bir İntikam Provası’nı izledik.

İlkay Kayku ve Özgün Çakar’ın iyi bir performans sergiledikleri oyunda, Othello ile günümüz arasındaki geçişler ve her iki oyuncunun rol değişimleri oldukça başarılıydı.

Oyun Hakkında;

Prof. Dr. Beliz Güçbilmez’in yazdığı ve yönettiği oyunda İlkay Kayku ve Özgün Çakar sahne alırken yönetmen yardımcılıklarını ise Ozan Utku Akgün ve Arzu Okur Ceydilek yaptı.

Kadına yönelik şiddet konusunu işleyen oyun, bu meseleyi, iki oyuncu kadının üzerinden hikâye ediyor.

Oyunda, Shakespeare’in “Othello” metnini çalışmak için bir araya gelen bu iki kadın Özgün Çakar ve İlkay Kaykuve, Narin adlı kadının uğradığı şiddetle yüzleşmek, bunu yaparken de kendi geçmişlerindeki şiddet hikâyelerini hatırlamak zorunda kalırlar. (milliyet.com.tr)

Çingene Boksör

Cingene Boksor - Burak Sergen

Dün Tatbikat Sahnesi’nde, Burak Sergen’in tek kişilik oyunu Çingene Boksör’ü izledik. 1944 yılında Wittenberg’te bir toplama kampı olan, Neuengamme 2’de hayatını kaybeden 1933 orta sıklet Almanya şampiyonu olan Rukeli Trollmann’ın gerçek hayatını konu alan oyun, Burak Sergen’in seyirciyi de hikâyenin içine alarak sergilediği performansla oldukça başarılı.

Burak Sergen Radikal’deki röportajında, “‘Çingene Boksör’e sizi çeken ne oldu? Johann Rukelie Trollmann’ın izini sürerken neler hissettiniz?” sorusunu;

“Biliyorsunuz, ‘Adolf’ü çok yakın zamanda oynamıştım. Diktatörlük ya da faşist rejimlerde insanlar dâhil tüm canlıların temel hak ve özgürlüklerinin nasıl ihlal edildiği, keyfi uygulamalarla sınırların nasıl aşıldığı ve yaşamlara karışıldığı malum. Günümüzde sorgulayıcı tüm metinler yaşanan bu olaylara ışık tutmaya çalışıyor. Irkçılık tarihin en derin kanayan yaralarından biri. Oyunun broşüründe de belirttiğimiz üzere; diktatörlüklerin en önemli noktalarından biri ayrımcılık. İnsanları ötekileştirme, yabancılaştırma, aileleri yok etme ve parçalama… Irkçılık tüm bunların başında geliyor” diye yanıtladı.

Oyun Hakkında

Rike Reiniger tarafından yazılan oyun, Dr Gülen İpek Abalı tarafından dilimize çevrildi. Daha önce Almanya’da, sahnelenen Çingene Boksör, Türk Tiyatro dünyasında, tek kişilik bir gösteri olarak hayat buluyor. Kerem Kuraner’in yapımcılığını üstlendiği oyunun yönetmeni ise Emrah Elçiboğa.

Çingene Boksör’ün müzikleri Hakan Şavklı, kostümleri Serdar Başbuğ, dekorları Emrah Elçiboğa ve ışık tasarımı ise Aslı Atasoy tarafından gerçekleştirildi.

Woyzech Masalı: Bir Rock Müzikali

Woyzech Masali

Dün Tatbikat Sahnesi’nde, Erdal Beşikçioğlu’nun Georg Büchner’in “Woyzech” adlı eserinden uyarladığı ve yönettiği, Woyzech Masalı: Bir Rock Müzikali’ni izledik ve bayıldık.

Öncelikle, yarım ay şeklindeki sahnenin üstünde yer alan, Onur Yüce’nin önderliğini yaptığı ve aralarında Ankaralı rock/blues gitaristi Süleyman Bağcıoğlu’nun da bulunduğu müzisyen ekip oldukça başarılıydı. Bazı bölümlerinde müzisyenlerin de oyuna eşlik etmeleri de güzel bir ayrıntıydı.

Şarkıları söyleyen erkek ve kadın oyuncuların sesleri, Türkçe sözlerin bestelerle uyumu, oyunculuklar ve anlatım da çok başarılıydı.

Oyundan sonra yapılan bis de seyirciyi iyice çoşturdu.

Benim açımdan tek negatif şey ise; sesin çok yüksek olmasından ötürü oyunun anlatımı için önemli olan şarkı sözlerinin bazıları anlayamamamdı.

Tanıtımından;

İnsan nedir? “Biraz toprak, biraz toz, biraz et, biraz kan” mı? İnsanı “insan” yapan nedir? Georg Büchner, dünya tiyatrowoyzeck literatürünün en önemli oyunlarından biri olan Woyzeck’te “insan olmak” olgusunu; erdem, ahlâk ve iyilik kavramları üzerinden sorguluyor. Her zaman zorunlu ve haklı görülen savaşta; yoksulluk, sınıf farklılıkları, toplum baskısı içinde, insan daha fazla uçuruma sürüklenmeden insan olabilmeyi ve insan kalabilmeyi ne kadar başarır? Gerçekliğin saptığı böyle kaypak bir dünyada insan ne içindir?

31 Ocakta Erdal Beşikçioğlu Hürriyet’te yayınlanan “Hangisi iktidar olursa olsun…” başlıklı röportajda oyunla ilgili şunları anlatmış;

Erdal Beşikçioğlu, sinema ve dizi çekimleri devam ederken bir taraftan da ‘Woyzeck Masalı’ için çalıştı. Altı ay sonunda ortaya çıkan eserin hemen her anıyla bizzat ilgilendi. Öyle ki eserde rol alan oyuncularından Berkan Şal, kuliste röportaj sırasında yanımıza gelerek “Abi makyajımı ne zaman yapacaksın” diye soruyordu! Beşikçioğlu, son eseri Woyzeck Masalı’nı, Devlet Tiyatroları’ndan emekli olmasını ve tiyatroya bakışını anlatıyor.

Woyzeck Masalı nasıl ortaya çıktı?

-İlk başta ‘Kuşlar’ diye bir müzikal hazırlamak istedik ama Türkiye’de aynı anda şarkı söyleyip dans edebilen ve oynayabilen oyuncu pek bulamadık. Ankara’da sahne sorunu da vardı. Kuşlar’ı İstanbul’da yapmak üzere şimdilik rafa kaldırdık. Bu arada Kuşlar’ın denemesini yapmamız gerekiyordu. Woyzeck oyununa yöneldik. Bunu müzikal bir altyapıyla uyarlayıp seyirciyle buluşturmaya karar verdik.

Nasıl bir oyun bu?

-Woyzeck aslında bir halk hikâyesi. Tamamlanmamış bir eser. Biz de kendimize göre kurguladık. Tom Waits tarafından da bir denemesi yapılmış. Bizimki rock müzikali. Genç bir çiftin toplum baskısıyla nasıl canavarlaştığını rock müzikaliyle anlatıyoruz.

Neden bu oyunu seçtiniz?

-Toplum baskısı, iktidar tarafından dikte edilir hale gelmiş durumda. Üç çocuk, kürtaj, kadın cinayetleri… Bunlar bireysel ya da toplumsal durumlar değil. Bir kışkırtmayla oluşan bir durum ki bu kışkırtmayı ateşleyeni de biliyoruz. Toplumun ahlak değerleri sorgulanmaya başladı. Bizimkisi, bu kuralları koyanların ne kadar ahlaklı olduklarını sorgulayan bir oyun. Bu bağlamda zamanlaması iyi. Toplum baskısı olduğu sürece bu hikâyeler hep yaşanacaktır.

Oyunun çok izleyici çekeceğini düşünüyor musunuz?

-Sözcükleri müzikal olarak dinlemek kolay iş değil. Halkın alışık olduğu ritimle de yapmıyoruz üstelik. Biraz da protest bir şekilde rock müzikle yapıyoruz. Bu iş büyüklerimizi rahatsız eder. Ama 16 yaşındaki insanları rahatsız etmez. Benim hedefim iki saniyede bir geçen algı biçimini yakalayabilmek. Yoksa umurumda değil 45 yaşındakinin ne anladığı ya da anlamadığı. Ben burada 16 yaşındakini anlamaya çalışıyorum. O, dünyayı yeni algılamaya başlamışken ben onun estetik anlayışına bir parça katkıda bulunmak istiyorum.

Karl Georg Büchner

Karl Georg Büchner, (1813 – 1837) Alman oyun yazarıdır. 20. yüzyıl Alman tiyatrosunun temellerini atmıştır. Alman romantizminin aksine yapıtlarında, insanları toplumsal, tarihsel ve psikolojik boyutları ile ele aldı. 1835’de yazdığı, ilk oyunu olan Danton’un Ölümü, Fransız Devrimi’ni konu alıyordu. 1836’da yazmaya başladığı fakat yarıda kalan oyunu Woyzeck sonradan Alban Berg tarafından opera olarak bestelendi. Lenz adında bir uzun öykü yazmıştır. (tr.wikipedia)

Oyunun Künyesi:

Yönetmen: Erdal Beşikçioğlu

Kompozitör: Onur Yüce

Koreograf: Binnaz Dorkip

Oyuncular: Adem Aydil, Ayça Eren, Aytek Şayan, Ateş Bars, Berkan Şal, Burcu Özberk, Buse Kara, Burak Küçükosman, Deniz Atlı, Güneş Uydaş, Müjde Kızılkan, Metehan Güler, Melih Efe Çınar, Onur Yüce, Okan Eken, Onur Dilek, Zülal Süer.

Dövüş Gecesi (Fight Night)

Dovus Gecesi aka Fight Night - Poster

Dün akşam Özge, Eren, Güngör, Cemre ve Hande ile birlikte Cermodern’de sahne alan DOT’un interaktif tiyatro oyunu Dövüş Gecesi’ne gittik. Alexander Devriendt’in tasarladığı ve yazdığı oyunun girişinde hepimize birer tane keypad verdiler. Son dakikada oyuna yetiştiğimiz için bize en arka sıra kalmıştı ve oturma düzeni nedeniyle görüş açımız pek de güzel değildi. Fakat hemen arkamızda bir basamak daha olduğunu fark edip sandalyelerimizi oraya aldığımızda daha güzel bir açıya ulaştık.

Prömiyeri 30 Mart yerel seçimlerinden kısa bir süre önce, 14 Martta yapılan Dövüş Gecesi, izleyicilerin oylarıyla yön bulan bir demokratik sistem simülasyonu. Mert Öner’in sunuculuğuyla başlayan oyunun ilk adımında seyircileri daha iyi tanımak için, yaş, cinsiyet, gelir gibi birkaç soru soruluyor, onlar da ellerindeki keypadlerin tuşlarına basarak oylamaya katılıyorlar. İkinci adımda, 3 erkek (İbrahim Selim, Serkan Altunorak, Tuğrul Tülek) ve 2 kadından (Ece Dizdar, Pınar Töre) oluşan 5 kişilik yarışmacı sahneye çıkıyor ve seyircilerden, görünüşleri dışında haklarında hiçbir şey bilmediği bu kişilerden birini seçmeleri isteniyor. Ve akabinde oyun resmen başlıyor.

Dovus Gecesi aka Fight Night

Seçim sistemlerinin karışık yapısını, oy almak için şekilden şekle giren, nabza göre şerbet veren siyasetçileri/adayları, sistemin tuzaklarını, kandırmacalarını, istenildiği gibi eğilip, bükülebilmesini konu alan oyundan çıktıktan sonra aklıma gelen ilk şey, oyunda kime ve niye oy verdiğimi sorgulamaktı. Bazen adayların sadece görünüşüne, bazen yaptıkları herhangi bir espriye, bazen de ağızlarından dökülen güzel birkaç kelimeye tav olmuştum. Peki, ama hamlelerim doğru muydu?

Dövüş Gecesi’nden sonra ülkemizde uygulanan seçim sistemini, verdiğimiz oyları, nedenlerimizi, sistemden çıkıp çıkamayacağını, sistemi değiştirip değiştiremeyeceğimizi, oyunun ne kadarının doğaçlama, ne kadarının senaryo olduğunu, gidişatın ve sonun değişip değişmediği hakkında bol bol konuştuk.

Oyunun resmi tanıtımı;

Dövüş Gecesi, seyircinin oylarıyla yol alan ve yön değiştiren bir “demokratik sistem simülasyonu”.
Modern seçim sisteminin çetrefilli yapısını ve tuzaklarını keşfetmeye çalışan oyun, “neye göre oy veririz?”, “bizi belli bir adaya oy vermeye iten şey nedir?”, “seçmen ve adaylar arasındaki ilişkinin derininde ne yatar?” gibi seçim sürecine dair kritik sorulara cevap arıyor. Oyun, seçmenin “çoğunluk” ve “azınlık” fikirleriyle olan ilişkisini kurcalarken, çoğunluğun kurmaya meyilli olduğu tahakküme dair de söz söylüyor.

Hanımefendiler ve beyefendiler,
Dövüş Gecesi başlıyor!

Nereye

Nereye, Ankara Devlet Tiyatrolari Poster

Uzunca bir aradan sonra, Eren’in önerisiyle Ankara Devlet Tiyatroları’nın Şinasi Sahnesinde oynadığı Nereye adlı tiyatro oyununa gittik. Hayallerini doldurdukları bavullarıyla Avrupa ülkelerine kaçak olarak gitmeye çalışan insanların dramlarını izliyorduk.

Nereye, Ankara Devlet Tiyatrolari -01-

Tırdaki ihracat mallarının arasına gizlenmiş bir vaziyette günlerce seyahat etmek zorunda kalkan, tekstil işine girmiş ama başarılı olamamış, borçları yüzünden ailesini bırakıp Milano’ya gitmeye çalışan overlokçu İsmail (Bülent Çiftçi), onun yanında çalışan genç ve heyecanlı, ütücü Cemal (Şevki Çepa), Iraktaki savaştan karısı ve 4 aylık cçocuğuyla birlikte İngiltere’ye kaçmaya çalışan Ahmad (Sedat Keçeci) ve töreden, terörden kaçmaya çalışan Hüseyin’in (Cebrail Esen) hüzün dolu hikâyeleri ve ara ara gelecekteki anları sahnede oynanıyordu.

Nereye, Ankara Devlet Tiyatrolari -02-

Hüseyin Alp Tahmaz’ın yazdığı ve Volkan Özgömeç’in yönettiği Nereye’nin drama dozu oldukça yüksek olmasına rağmen, İsmail ve Cemal’in eğlenceli replikleri havayı yumuşatmayı başarıyor. Bu yüzden 2 saat 5 dakikalık ve 2 perdelik oyun, başından sonuna kadar belirli bir dozda devam edip gidiyor. Oldukça başarılı oyunculukların ve sağlam bir finalin olduğu oyun son derece başarılı.

Oyunu izlerken aklıma, İsviçreli yönetmen Xavier Koller’in yönettiği ama nerdeyse geri kalan her şeyin Türkiye’den olduğu ve 1991 yılında Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını kazanan nefis drama filmi, Reise Der Hoffnung (Journey Of Hope / Umuda Yolculuk) geldi.

Tiyatrodan çıkarken ise aklımda, iş yerimin bulunduğu Turan Güneş’in etrafında bolca gördüğüm Suriyeli göçmenler vardı…

33 Varyasyon

33 Varyasyon

Tiyatroya arada bir gidiyorum. Geçenlerde Ural, 33 Varyasyon’u önermişti biz de Özge ve Bahtiyar ile birlikte geçen hafta Akün Sahnesi’nde izlemeye gittik.

Bir müzikolog ve akademisyen olan Dr. Katherine Brandt, New York’tan kalkıp Beethoven’ın doğduğu yer olan Bonn’a gider. Amacı Ludwig van Beethoven’ın yaşamının son yıllarında müzik yayıncısı Anton Diabelli’nin bestelediği valsı önce beğenmeyip, ardından 33 tane varyasyon yapmasının “gerçek” nedenini bulmaktır. Fakat Katherine aynı zamanda çok nadir görülen bir hastalığın pençesindedir ve her geçen gün bedeninin kontrolünü kaybetmektedir. Kısacası zamanı yoktur…

Ipek Ceken - 33 Varyasyon

Öncelikle iki katlı ve her katta üçer tane sürgü kapılı bölümden oluşan metal sahne çok ilgi çekici. Bu sayede, örneğin alt katta Katherine Brandt konuşurken birden üst kattan flashback bir sahne oynanabiliyor. Ayrıca, Beethoven’ın hayatındaki en enteresan olaylardan birini anlatan Immortal Beloved (Ölümsüz Sevgi) filmindeki gibi Beethoven’ın besteleme süreçleri piyano eşliğinde nefis bir şekilde anlatılıyor. Konu oldukça gizemli ve güzel sunuluyor. Bu yüzden 2 saat 25 dakikalık oyunu sonuna kadar sıkılmadan izleyebiliyorsunuz. İpek Çeken’in performansı ise çok başarılı.

Oyunun bana göre tek negatif taraf ise ikinci perdedeki drama dozunun biraz fazla olması…