Yaklaşık 2-3 sezondur Şükrü Saraçoğlu’na deplasman yapma fikrim vardı ama bir türlü şartlar uygun düşmemişti. Geçen hafta maç tarihleri açıklanınca bir plan yaptık ve maça gidebileceğimize karar verdik. Otobüs biletlerimizi aldık. İlginç bir rastlantı olarak, perşembe günü Bağış Erten arayıp Yenilsen de Yensen de’ye davet etti. Ben de önce aklımdaki 5 arkadaşımı arayıp, programa katılıp-katılamayacaklarını sordum. Hepsinin de uygun olmadığını öğrenince İstanbul’da olacağım için arayıp katılacağımı söyledim…
Program günü hava rüzgarlı, yağmurlu-karlı, karlı kısacası karma karışık ama genel olarak soğuk bir haldeydi. Mecidiyeköy’den Maslak’a ulaştığımda, Ankara’dan gelirken yanıma aldığım ve ilk 80 sayfasını okuduktan sonra çok sevdiğim Mehmet Ali Gökaçtı’nın “Bizim İçin Oyna” kitabı hakkında biraz bilgi almak için Tanıl abiyi aradım. Gökaçtı’nın kitabın çıkmasına 1 hafta kala vefat ettiğini duyduğumda çok üzüldüm. Tanıl abi’ye ilk 80 sayfayı okuyunca kitabın çok iyi bir çalışma olduğunu söyledim. O da, Bizim İçin Oyna’nın Türk futbol tarihini anlatan en güzel ve kapsamlı kitap olduğunu söyledi.
Plaza’da kısa bir süre oturup sürekli kuruyan ve ağrıyan boğazımı sıcak içeceklerle ısıtmaya çalışırken Bağış Erten, Banu Yelkovan ve konuklar gelmeye başladı. Laklak edildi, programdaki konular hakkında konuşuldu. Ankaragüçlü arkadaşın saat 13′de başlayan Ankaragücü-Eskişehirspor maçını izlemek istemesi ve oturduğumuz kafeteryadaki televizyonlardan birinde maçın açılmasıyla Ankara’da lapa lapa kar yağdığını gördüm…
Program güzel geçti. Çıkışta akşamki Fenerbahçe-Gençlerbirliği maç biletini almak için Kadıköy’e giden servis aracına bindim. Yolda bileti bulma konusunda sıkıntı yaşandığını öğrenip, program konuklarından Fenerbahçeli Tuğba’ya biletin satıldığı yeri nasıl bulacağımı sordum. O da, yardım edeceğini söyledi…
Böylece yaklaşık 1,5 saatlik deplasman girişini bulma ve maç bileti alma hikayemize başlamış olduk…
Dexter Morgan ile bundan 5 yıl önce tanışmıştık. Gündüzleri LAPD’de kan analisti olarak çalışan Dexter, akşamları bir türlü önüne geçemediği “açlığını” doyurmaya çalışıyordu. Hem polis hem seri katil…
Her biri 48-55 dakika süren 12 bölümden oluşan ilk sezon her şeyi ile kusursuzdu. Hiçbir fazlalığa yer verilmeden işlenen konu, anlatım ve işleyişteki tutarlılık, ters köşe son…
Bana göre dizinin en büyük farklılığı bir seri katilin tüm uğraşlarına rağmen önüne geçemediği öldürme içgüdüsünü ve yaşadıklarını anlatıyor olması idi. Kısacası izleyiciyi bir seri katille empati kurdurmasıydı…
İlk 4 sezon arada iniş çıkışlar olsa da Dexter çok ciddi bir konu bütünlüğü izledi. Dexter ve yan karakterlerin “duruşlarında” herhangi bir değişim olmadı. Bu yüzden her zaman tutarlıydılar. Moda tabirle hiç bozmadılar.
Her sezon bir yandan Dexter’ın diğer insanlara empati kurarak ya da gözlemleyerek kendini sorgulaması, neden normal olmadığını anlamaya çalışması ve sürekli açılabileceği (aynı “kaderi” paylaşan) birini bulma çabaları işlenirken bir yandan da sezonun “kötü” seri katilini bulması konu edildi. İlk üç sezon bittiğinde genel olarak “konu” da kapanıyordu. Yani her sezonu bağımsız olarak da izleyebilirdiniz. Ama 4. sezonun finalinde çok radikal bir şey oldu. Yapımcılar Dexter’ın tüm düzenini bozacak bir hamle yaptılar. Benim gibi birçok Dexter fanı bir yandan hoşlarına giden bir şaşkınlık yaşamışlardı ama bir yandan da dizinin “konudan” ve “karakterlerden” ödün vermeyen tavrının nasıl bir seyir izleyeceğini merak etmeye başlamışlardı.
Bu yüzden 5. sezon çok önemliydi. Ama ne yazık ki ilk 4 sezona göre vasat bir sezon oldu. Bana göre bunun en büyük sebeplerinden biri Dexter karakterinin değiştirilmeye başlanması idi. İlk 4 sezon çok tutarlı ve tüm gereksizliklerden arındırılmış kurgunun yavaş yavaş bozulmaya başlaması da kötü gidişatın habercisi idi.
6. sezon başlarken benim aklımda “toparlayacaklar mı, yoksa iyice dağılacak mı” sorusu vardı. Ve maalesef 6. Sezon, 5. sezonu bile aratan bir seyir izledi. Dexter’ın inanılmaz derecede hatalar yaptığı, göstere göstere arkada izler bıraktığı, umursamaz tavırları ve tamamen tribüne oynayan saçma replikler, şirinlikler, aksiyon sahneleri derken çok boş ve kötü bir sezon geçti gitti.
Şu andan görünen, güzel bir dizinin daha sonuna geldiğimiz…
Ne yazık ki elimizden “huzur içinde yatsın” demekten başka da bir şey gelmiyor…
Bir dip not olarak: Dexter televizyon dünyasına merhaba dediği günler Lost’un en şaşalı zamanlarına denk geliyordu ve Amerika’da yayınlanan dizilerin sürekli uzun uzun aralar vermesinden ötürü izleyiciler çok kızgındı. Dexter ise ilk sezon 12 bölümü hiç ara vermeden 4 ayda yayınlayıp bitirmişti. Takdiri hak ediyordu doğrusu. Ama bunu ilk sezonun “gazı” olarak düşünmüştük.
Fakat Dexter yayın politikasını hiç bozmadan 6 sezon boyunca 12 haftada 12 bölüm olarak yayınlandı. Şu anda düşündüğümde, sanırım dizinin gidişatında hiç bozulmadan devam eden tek şey de bu oldu…
Sezon başında Gençlerbirliği’nin başına gelen ve Türk futbolunda “taraftarla olumlu iletişim” konusunda devrim niteliğinde iki toplantıya imzasını atan Fuat Çapa’nın Bağış Erten ve Banu Yelkovan’ın hazırlayıp sunduğu Yenilsen de Yensen’deye konuk olacağını duyduğumda çok sevinmiştim. Yanlışım yoksa programa ilk kez bir teknik direktör konuk olacaktı.
25 Kasım Cuma günü 20:00′de Ankara’da oynayacağımız ve 0-0 biten Fenerbahçe maçının ardından 23:00 otobüsü ile yola koyuldum. Sabah 04:30 gibi kötü bir saatte İstanbul’daydım. Kuzenim Fahriye’nin beni alması ve bir sonraki gün Maslak’a gitmek için en yakın metro istasyonuna nasıl gideceğimi, uykulu bir şekilde tarif etmesi taktire şayandı.
NTVSpor yeni bir stüdyoya taşınmıştı. Daha önce katıldığım programın çekildiği stüdyodan daha “boş” (önceki sıkışık ve karmaşıktı ama dışarıdan bir gözle daha samimi ve sıcak görünüyordu) ama aynı zamanda daha “modern” stüdyonun kantininde bir süre bekledim. Ardından diğer taraftarlar ve Bağış Erten ile Banu Yelkovan geldi. Bir şeyler içilip hoşbeş sohbet edildi. Ardından Fuat Çapa geldi.
Stüdyoya geçtiğimizde daha önceki tribün şekline göre bu sefer yarım ay şeklinde bir koltuk vardı. Ben bodoslama bir yere oturdum. Yanıma da Eskişehirli arkadaş oturdu. Onun yanına da Fuat Çapa. Ses kontrolü yapmak için herkesin tek tek bir şeyler söylemesi istendi. Sıra bana geldiğinde Bağış’a bakıyordum ve “inanılmaz” ama aklıma hiçbir şey gelmiyordu! Yaklaşık 30 saniye sonra “Gençlerbirliği” dedim güldüm. Benden sonraki arkadaşlar benzer şekilde devam ettiler… Ses kontrolünden sonra Eskişehirli arkadaşla Fuat hoca yer değiştirdi. Böyle olunca da ben “yine” toplantıdaki gibi (bunu anlatma sebebim Zeynep’tir) Fuat hocanın yanında yer aldım…
Program başladı…
İlk ara verildiğinde, Fuat Çapa’nın anlattıkları karşısında herkesin dibi düşmüştü. Ciddi anlamda herkes şaşkındı. Bir teknik direktörün, futbol sistemine, istikrara, modellemeye, planı ve uzun vadeli çalışmaya, Türkiye’ye gelen yabancı futbolcuların 6 ayda Türkçe öğrenmesi kuralını koyma düşüncesine, taraftar toplantılarına, altyapıdan her yıl 6 futbolcunun as kadroya geçmesi gerektiğine ve daha bir sürü konuya değinmesi ve bunu hiç alışık olmadığımız bir içtenlik ve samimiyetle anlatması inanılmazdı doğrusu. Ben diğer katılımcıların şaşkınlığına bakarken içimden “demek ki Fuat Çapa’nın Gençlerbirliklilerle yaptığı ilk toplantıda benim de suratım böyleydi” diye geçiriyordum.
Fuat Çapa’nın arada ilk sözü ise, taraftarlara dönüp “Çok konuştum herhalde. Siz hiç konuşmadınız” demesiydi. Bu bile herkesi tekrar dumur etti. Katılımcılar, “Hocam siz konuşun biz dinleyelim. Bizce böyle gayet iyi gidiyoruz” dediler…
İkinci arada Eskişehirli Özgür Ersöz’ün “Hocam Eskişehirdeki maçta size çok kızdık. 2 puanımızı götürdünüz” söylemine Fuat Çapa’nın “Niye ki güzel maçtı. Elimizden geleni yaptık” söyleminden sonra benim “İyi de 4 yıldır 0-0 bitiyor Eskişehir’deki maçlarımız” lafıma Çapa’nın, “mali Gençlerbirliği’nin istatistiklerini tutuyor. O yüzden skorları bilip ona göre deplasmana gidip gitmemeye karar veriyor” diyerek gülmesine ise çok güldüm doğrusu…
Programın ardından Bağış Erten, Banu Yelkovan, Ali Ekber Düzgün ve bazı konuklar kantinde oturup biraz daha muhabbet etti. Bu arada Banu Yelkovan’ın twitterda yazılanları okuması ve Çapa hakkında neredeyse tüm yazılanların olumlu olması çok güzeldi. Bu ufak muhabbette de yine Çapa bir sürü alışkın olmadığımız konudan bahsetti. Ayrılma bölümünde Çapa’nın çok içten bir şekilde bana “bugün kalıyor musun?” dedikten sonra “kalacak yerin var mı?” diye sorması “var” diyerek teşekkür etmem ve “yarın nasıl gideceksin?” diyerek çok samimi bir arkadaş gibi ilgilenmesi de zaten Fuat Çapa’nın nasıl biri olduğunu bir kere daha gösteriyordu…
Ayrıca, NTVSpor’da çalışan ve bir süredir haberleştiğimiz ama tanışma fırsatımız olmayan Coşkun Çelik’in görüşmek için mesai saatinden erken stüdyoya gelmesi ve oturup muhabbet etmemiz de günün en güzel anlarındandı…
Dip not: Belki merak eden olur. Boynumdaki atkı bizim “Venceremos” atkısı dediğimiz Gençlerbirliği atkısıdır. Bir yanında “Venceremos”, diğer yanında ise “Gençlerbirliği” yazmaktadır. Aynı zamanda bir ucunda Gençlerbirliği logosu ve bir ucunda kızıl yıldızın etrafında “Ankara Rüzgarı” yazmaktadır.
Her şey bundan birkaç hafta önce Hakan ile yaptığım telefon görüşmesi ile başladı. Hakan, İstanbul’a ne zaman geleceğimi soruyordu. Geçen hafta sonunun en iyi tercih olduğu konusunda karar kıldık.
13 Eylül Salı günü, Avenue’da Alper Tunga Özdemir’in yönetmenliği ve Ali Ekber Düzgün ile Hakan Kaynar’ın danışmanlığında hazırlanan, Gençlerbirliği başkanı İlhan Cavcav’ın hayatını konu alan “Büyük Başkan” belgeselinin galasına Ural ve Zeynep ile birlikte katılmıştım. Orada bulunan Bağış Erten ile birkaç yıl önce Livorno – Adana Demirspor maçında yüz yüze tanışma fırsatım olmuştu. Tanıl abi beni, Banu Yelkovan, Yiğit Uluer ve Akif Kurtuluş ile tanıştırmıştı.
Belgesel herhangi bir dış anlatım olmadan İlhan Cavcav’ın kendisi ve etrafındakilerin “İlhan Cavcav”ı anlatması ile hazırlanmıştı. İsmine tezat bir şekilde “neyse o” tadındaydı.
Bu geceden bir-iki gün sonra Bağış, Yenilsen de Yensen de programına katılacak bir Gençlerbirlikli olup olmadığını sordu. Benim de hafta sonu planıma uygun olduğu için kendisine, gelebileceğimi ilettim. İlk planda program için Erdem de vardı ama uygun gelmedi…
Cuma akşamı İstanbul’da Hakan ve Özlemle buluştuk. Çukur’da nefis bir şeyler atıştırdık. Tek üzüntü kaynağı oranın en özel yiyeceği olan Patates köftesinin olmamasıydı. Bir sonraki gün Maslak’daki NTV binasına gitmek için yola çıktım. Mecidiyeköy’den metroya atladım ve Sanayi mahallesinde indim. Yukarı çıktığımda buranın yanlış adres olduğun fark ettim. Ben Atatürk Oto Sanayi durağına gitmeliymişim. Tekrar metroya bindim. Boş metroda iki kişinin spor muhabbetlerine kulak kabarttım. İçimden bir ses, onların da NTV’ye gittiklerini söylüyordu. Metro’dan inerken onlarında indiğini görünce iyice emin oldum. Çıkışa doğru yanlarına yaklaşıp arkadaşlardan birine, “Büyükdere caddesi nerede acaba?” diye sordum. Tam anlatırlarken, “aslında ben NTV’ye gideceğim” dedim. Beklediğim gibi “Biz de oraya gidiyoruz” dedi. Sonra, “NTV mi? NTV Spor mu?” sorusuna “NTV Spor” diye yanıtlayınca, “Yenilsen de Yensek de’ye mi?” diye sordu. “Evet” dediğimde ise bana dönüp, “Bağış abi?.. Ankara?.. Gençlerbirliği?..” dedi. Ben de içimden “bu kadar da değil yahu” diye geçirdim. Sonradan bana soruları soranın programın mutfağından Onur olduğunu, diğer arkadaşın ise programa katılacak Kemal olduğunu öğrendim.
Bu güzel rastlantıdan sonra Onur ve Kemal ile birlikte Onur’un masasına gittik. Programa daha 1 saatten fazla vardı. Benim algıladığım kadarıyla, NTV, NTV Spor ve CNBC-e’nin iç içe bulunduğu ve ciddi anlamda labirent gibi olan ofiste tuvaleti ararken ve dönüşte ufak çaplı kaybolmalar yaşadım…
Onur bize yiyecek bir şeyler ısmarladıktan sonra, Bağış, Banu Yelkovan ve diğer arkadaşlar geldi. Bir şeyler atıştırırken genel bir tanışma bölümü yaşadık. Bunun ardından toplantı salonunda Bağış ve Banu Yelkovan, programın konusunu ve ufak bir şekilde nelere dikkat etmemiz gerektiğini söylediler. Toplantı son derece eğlenceli geçti.
Ardından canlı yayına girdik.
Programın başında, arkamdaki kameraman arkadaş birilerine yavaşça “Gençlerbirliği, Ankara, Alkaralar” diye bir şeyler anlatıyordu. Ben de altyazı yazacaklar herhalde diye geçirmiştim içimden.
İlk anlarda biraz heyecanlı olsam da, Bağış, Banu Yelkovan’ın rahat tavırları beni son derece normale döndürdü. Zaten program sırasında sürekli konuklara bakıp hafifçe el kaldıranları süzüyorlar ve konuşan arkadaşın cümlesi biter bitmez ona söz hakkı veriyorlardı. Arada yaptıkları eklemeler ve yönlendirmeler ise programı akıcı kılıyordu.
Reklam aralarında verilen su molaları ve yapılan muhabbetler ise son derece güzel ve eğlenceli idi. Program bittikten sonra Onur’un yanıma gelip, “abicim yukarıda senin Ortega’ya mı yoksa Carvalho’ya mı daha çok benzediğini tartışıp durduk” demesi üzerine arkadaşlardan biri “abi arkadaş Kolombiyalılara benziyor” sözlerine çok güldüm.
Program çıkışında Sine Büyüka’yı gördüğümde bir an duraksadım Ondan sonra da Bağış, Hilal Gülyurt ve Galatasaraylı bir arkadaşla Kadıköy’e kadar beraber gittik. Yolda doğal olarak futbol üzerine muhabbet ettik.
Kadıköyden sonra vapurla Beşiktaş’a geçtim. İlk amacım Ortaköy’e gitmekti ama Adem aradı ve “İstanbul’a geliyorsun haber vermiyorsun” diyince yönümü İstiklal’e çevirdim. O ve kız arkadaşı ile buluşup çay içerken elimi cebime attım ve… Kimliğimi NTV güvenliğinde bıraktığımı fark ettim. Söylenmeler ve küfürler arasında onlardan ayrılıp 1.5 saat sürecek git-gel ile kimliğimi geri alıp döndüm.
Sonra da Hakan’ın arkadaşı Kerem’in doğum gününde zaman geçirdik… Pazar günü Ankaragücü – Gençlerbirliği maçına 30 dakika kala yetiştim. Vasat bir maçtı. Ankaragücü kötü ötesi biz ise yüzde 15 daha iyiydik. 86. dakikaya kadar 1-0 götürdük ama maç 1-1 bitti…
Nisan – Haziran döneminde 10 bölüm olarak yayınlanan Game of Thrones, kaliteli çekimleri ve atmosferi ile Lord of the Rings’ile orta çağ filmlerinin harmanlaması gibi. Dizi, George R. R. Martin’in “A Song of Ice and Fire” roman serisini temel almış. Martin, en başta üçleme olarak düşünülen serinin ilk kitabı olan “Games of Thrones”u, 1991′de yazmaya başlamış ve 1996 yayınlanmış. Ardından 1998′de “A Clash of Kings” ve 2000′de “A Storm of Swords” üçlemeyi tamamlamış. Yazar sonraları seriye iki roman daha dâhil edeceğini açıklamış. 2005′de “A Feast for Crows” ve Temmuz 2011′de “A Dance with Dragons” yayınlanmış. Şu anda, serinin 6. ve 7. kitapları da plana alınmış durumda…
David Benioff ve D.B. Weiss’in yaratıcılığında hazırlanan dizide Lord of the Rings’den tanıdığımız Sean Bean ve Terminator: The Sarah Connor Chronicles’den Lena Headey gibi tanımış oyuncular yer alıyor.
Hikayenin başlangıcı şöyle; Starkların başında bulunan Lord Eddard “Ned” Stark (Sean Bean), eşi Catelyn Stark (Michelle Fairley) ve çocukları Robb (Richard Madden), Sansa (Sophie Turner), Arya (Maisie Williams), Bran (Isaac Hempstead Wright), Rickon (Art Parkinson), Ned’in gayrimeşru oğlu Jon Snow (Kit Harington) ile birlikte Winterfell’de yaşamaktadırlar. Kral Robert Baratheon (Mark Addy), kraliçe Cersei Lannister (Lena Headey) ve diğer üyelerle birlikte Ned’i ziyarete gelirler. Kral, Ned’den sağ kolu olmasını ister. Ned isteksiz olsa da kabul etmek zorundadır. Karısı Catelyn’e, daha önceki sağ kol olan Jon Arryn’ın şüpheli ölümünü de araştıracağını söyler ve onu ikna eder.
Bu arada, Ned’in ufak oğlu Bran surlara tırmanırken kraliçe Cersei ile erkek kardeşi Jaime Lannister (Nikolaj Coster-Waldau)’in seviştiklerini görür. Bunu fark eden Jaime, Bran’ı aşağıya atar. Ned’in gidişinin ardından karısı Catelyn, bu şüpheli düşüşü araştırmak için krallığa doğru gizli bir yolculuğa çıkar.
Ned’in gayrimeşru oğlu olan Jon Snow da kendini kanıtlamak için 7 krallığı “Ak Gezenler” gibi doğa üstü yaratıklardan koruyan 300 mil uzunluğunda ve 700 adımlık devasa “Duvar”da “Gece gözcüsü” olmak için yola çıkmıştır.
Userper savaşında Robert Baratheon tarafından devirilen Aerys II “Deli Kral”ın tek varisi olarak hayatta kalan Viserys Targaryen (Harry Lloyd) ve 13 yaşındaki kız kardeşi Daenerys Targaryen (Emilia Clarke), denizin ötesinde yer alan özgür şehir Pentos’da sürgünde yaşamaktadırlar. Viserys’nin planı kız kardeşini Dothraki at savaşçılarının lideri Khal Drogo (Jason Momoa) ile evlendirip, onların başına geçerek Kral Robert’e savaş açmaktır.
Hikaye, Ned’in krallıktaki çıkar çatışmaları ve entrikalarla boğuşması ve diğer hikayelerin kendi içinde ilerlemeleri ile devam ediyor…
Dizi şu anda imdb’de 35 bin 949 kişinin verdiği oylarla 9.5 puanda yer alıyor. 2004-10 yılları arasında yayınlanan ve özellikle ilk 3 sezonu çok büyük ilgi yaratan Lost’un imdb’de toplam 54 bin 878 kişi tarafından oylandığı düşünülürse, Games of Thrones büyük bir ilgi görmüş durumda.
Dizinin Türkiye’de daha fazla insan tarafından tanınmasını sağlayan en büyük etken, son iki bölümde Sibel Kekilli’nin rol almış olması.
Game of Thrones’un ilk sezonu, Kuzey İrlanda, Malta, Fas ve İskoçya’da çekilmiş. Malta’daki çekimlerde ekosisteme zarar verildiği için tartışmalar yaşanmış.
Bir ilginç dip not olarak, dizinin tanıtımı kapsamında Amerika’nın bazı şehirlerinde Demir Throne adındaki taht bisiklete bağlı olarak dolaştırılmış…
2006′dan bu yana hastası olduğumuz Dexter’ın 6. sezonu, 2 Ekim 2011′de başlıyor. 16 Haziran’dan bugüne kadar Dexter’ın 6. sezonu ile ilgili olarak 4 tane “official” video yayınlandı. Bunların hepsini arka arkaya izleyip gaza gelmek isteyenler için bir araya getirdim. Buyurun;
1491-1547 yılları arasında yaşayan ve 1509-1547 yılları arasında İngiltere’yi yöneten Tudors hanedanından Kral 8. Henry’nin hayatını anlatan Tudors, 2007-2010 yılları arasında 4 sezon olmak üzere toplam 38 bölüm olarak yayınladı. Michael Hirst’ün yaratıcılığını yaptığı Tudors’un ilk iki sezonu iktidara yakın olmak isteyen Thomas Boleyn (Nick Dunning)’in kızı Anne Boleyn (Natalie Dormer)’i, Aragon Kraliçesi Catherine (Maria Doyle Kennedy) ile evli olan ve erkek çocuğu olmayan Kral 8. Henry’e (Jonathan Rhys Meyers) sunmasını ve uçkuru oldukça düşük olan kral Henry’nin Anne Boleyn’e olan tutkulu aşkı nedeniyle tüm kuralları altüst etmesini konu ediyor. Öyle ki, kraliçeyi boşamak gibi bir durum söz konusu olmadığından kral Henry, Anne Boleyn ile evlenebilmek için önce Vatikan’ı ve Papa’yı karşısına alıyor sonra da dini değiştirmeye başlıyor ve dizinin ikinci sezonunun sloganı olan “saplantı dünyayı değiştirebilir”i işliyor… Bunun yanı sıra Tudors, dönemin kale içi yaşamını, diplomatik ilişkileri, kilisenin durumu ve bolca entrikayı barındırıyor.
Dizinin atmosferi ve oyunculuklar gerçekten çok etkileyici. Özellikle Kral Henry’i oynayan Jonathan Rhys Meyers’in gülümserken birden sesini yükseltip bağırıp çağırmaya başladığı sahneler ya da Anne Boleyn’i oynayan Natalie Dormer’in rolüne inanılmaz derecede uyan -ve hatta fazlasıyla- çekiciliği ya da Kardinal Thomas Wolsey’i canlandıran Sam Neill’in oyunculuğu görülmeye değer. Tanrı’nın elçisi olarak saygı duyulan ve istediği her şeyi yapabilen Kral Henry’nin İngiltere’yi saran vebaya karşı çaresizliği ve korkusu ise beni en çok etkileyen bölümlerden biri.
Nefis ilk iki sezonda anlatılan Anne Boleyn olayından sonra gelen üçüncü ve dördüncü sezonlarda ise Kral Henry’nin kendini kanıtlamak için bir yandan savaşa girmesi, bir yandan erkek çocuğu olması için evliliklerine devam etmesi, bir yandan da entrikaları konu alıyor. İlk iki sezona göre biraz daha düşük bir seyir zevki olsa da özellikle entrikalar ve Kral Henry’nin yaptığı yanlış hamleler hayretle takip ediliyor. Özellikle Henry’nin eşlerinden Catherine Howard (Tamzin Merchant)’ın ihaneti ya da Catherine Parr (Joely Richardson)’ın dini değiştirmeye çalışması…
Dizinin müzikleri de çok etkleyici. Trevor Morris’in bestlerinden özellikle, Main Title ve A Historic Love’ı tavsiye ederim..
Bir dip not olarak 8. Henry’den sonrası ile ilgili şöyle bir bilgi var; Yegâne meşru oğlu, dokuz yaşındayken, Kral Altıncı Edward oldu. Ancak altı yıl sonra hastalanıp öldü. Katolik inançları yüzünden, Kral’ın büyük kızı, Prenses Mary’nin Kraliçe olmasını engellemek için bir girişimde bulunuldu. 1533′de tacını giydi. Saltanatı kısa sürdü ve karmaşa içinde geçti. Birçok Protestan kurbanını yaktı ve “Kanlı Mary” olarak anılmaya başlandı. Üvey kız kardeşi Elizabeth, 1558′de tahta geçti. Tarihte “Bakire Kraliçe” olarak yer edinen Elizabeth, İngiltere’yi 44 yıl yönetti. Onun saltanatına “Altın Çağ” denildi. Sekizinci Henry ve Birinci Elizabeth ile, Tudor hanedanı, İngiltere tarihinin en ünlü iki hükümdarını çıkarmış oldu.
Bu dip notta en ilgi çekici bölüm sanırım, Kral 8. Henry’nin gönlünü çalan ve ona istediklerini yaptıran, bir yandan hem vatan haini, hem de din düşmanı ilan edilen, bir yandan da seks ve tutku objesi olan Anne Boleyn’in kızı Elizabeth’in hem “Bakire Kraliçe” lakabını alması hem de İngiltere’ye altın çağını yaşatmasıdır.
Paul Scheuring’un yaratıcılığında, 2005 Ağustos – 2006 Mayıs tarihleri arasında 22 bölüm olarak yayınlanmaya başlanan Prison Break, hükümetle yakın ilişkileri olan bir şirkette çalışan Aldo Burrows’un (Anthony John Denison), şirketle ilgili gizli bilgileri alıp ortadan kaybolmasının ardından, şirketin onu bulmak için büyük oğlu Lincoln Burrows (Dominic Purcell)’a komplo kurup hapishaneye attırması ve onun suçsuz olduğuna inanan kardeşi Michael Scofield (Wentworth Miller)’ın vücuduna abisinin bulunduğu hapishanenin haritasını dövme olarak yaptırıp, içeriye girmesi ve abisini kurtarmayı planlaması ile başlıyor. Dizinin ilk sezonu tamamen hapishanede geçiyor ve sübyancı mahkûm Theodore ‘T-Bag’ Bagwell (Robert Knepper)’den, gardiyan Brad Bellick (Wade Williams)’e, bir anlık hata ile hapsi boylayan Fernando Sucre (Amaury Nolasco)’den, akıl hastası Charles Patoshik (Silas Weir Mitchell)’e, mafya babası John Abruzzi (Peter Stormare)’den güzel Doktor Sara Tancredi’ye (Sarah Wayne Callies) kadar bütün oyuncular çok iyi performans sergiliyorlar. Scofield’ın içeride planını adım adım uygulamaya çalışmasına rağmen sürekli çıkan aksamalar nedeniyle farklı çözümler üretmesi çok güzel kurgulanmış. Bu yüzden ilk sezon çok sürükleyici ve heyecanlı ilerliyor.
İlk sezonun başarısından sonra ne yapacağı büyük merak uyandıran Prison Break’in ikinci sezon ise bana göre %20lik bir kalite düşüşüne rağmen son derece güzel ve sürükleyici ilerliyor. Dışarıya çıkan ana kadronun bir yandan mahkûmlardan birinden kalan paranın peşinde koşarken, bir yandan da özel dedektif Alex Mahone (William Fichtner)’un takipçiliğinden kaçmaya çalışmaları ile devam eden ikinci sezonda bence en etkileyici unsur mahkûmların birer birer Mahone tarafından öldürülmesi. Bu diziye çok daha heyecanlı bir hava katıyor.
İki güzel sezondan sonra gelen büyük ün ve paradan sonra Prison Break, her iyi dizi gibi kötü bir yola saptı ve ikinci sezonun saçma sapan bir finalle bitirilmesinden sonra bana göre ömrünü tamamladı. Zira üçüncü sezonda aynı kadro tekrar hapishaneye düştü ve Scofield önderliğinde yine oradan kaçmaya çalıştılar. Dördüncü sezonda ya da ardından çevrilen filmde ise bu sefer Scofield’in sevgilisi Doktor Sara Tancredi (Sarah Wayne Callies)’nin içeri düşmesi ve Scofield’in bir kere daha içeriye girip bu sefer de onu kaçırmaya çalışması gibi saçma sapan bir aynılık ve tekrar dizisi sürdürüldü…
Uzun hikâyenin kısası, Prison Break’in ilk sezonu gerçekten çok güzeldir. İkinci sezonu da izlenir ama ikinin finalinden sonraki bölümlere bir daha dokunmamak üzere televizyon kapatılıp yapılacak daha yararlı şeyler bulunmalıdır bence.
Dexter hakkında yazılacak çok şey var aslında. En başta, hayatımda izlediğim en güzel dizi diyebilirim. Özellikle dizinin genel kurgusu, karakterlerin ve anlatımın ciddiyeti, gereksiz repliklerin ya da bölümlerin yok ya da çok az olması, dizinin her sezon aynı dönemde hiç ara vermeden 12 bölüm peş peşe yayınlanması gibi birçok ayrıntı bence dizinin en önemli özellikleri.
Miami polis departmanında kan analisti olarak çalışan ve düzenli bir hayatı olan Dexter Morgan (Michael C. Hall), geceleri takip ettiği suçluları kendine has bir ritüelle öldürüp, ardından parçaladığı cesedi okyanusun derin sularına atmaktadır. Çevresinde sessiz, sakin bir kişilik olarak tanınan Dexter, çocukluğunda yaşadığı bir travma nedeniyle içindeki öldürme dürtüsünü bir türlü engelleyememektedir. Bu yüzden dürtüsünü, suçlu olduğunu kanıtladığı kişiler üzerinde gidermektedir. Miami polis departmanı, şehirde öldürdüğü kişilerin kanlarını tamamen akıtan ve kansız bir şekilde cesetleri parçalayıp bir yerlere bırakan bir seri katilin peşine düşerler. Cesetlerin kansız olmasından dolayı olaya büyük bir ilgi duyan Dexter, bir süre sonra cesetlerin bırakıldığı yerlerin kendi fotoğraf albümünde yer alan yerler olduğunu fark eder…
Konusundan bahsettiğim ilk sezonun büyük bir bölümü Jeff Lindsay’in “Darkly Dreaming Dexter” romanından uyarlanmış. Dizinin sonraki sezonları Jeff Lindsay’in de içinde bulunduğu bir ekip tarafından yazılıyor.
Kendini normal bir insan gibi görmeyen ama normal bir insan gibi davranması gerektiğini bilen Dexter’ın her “normal” olay karşısında kendi iç sesi ile yaptığı yorumlar bence dizinin en orijinal ve güzel özelliği. Bu hikayeyi ya da olayları Dexter’ın gözüyle görmenizi sağlıyor. Sürekli kendine benzeyen ve kendisi gibi davranan “sorunlu” bir insanı bulup, onla yaşadıklarını paylaşmayı isteyen kısaca kendini anlayacağını düşündüğü birini arayan Dexter, ilk sezondan sonraki neredeyse tüm sezonlarda birilerini kendine yakın buluyor, onlarla kontak kuruyor, hatta cinayetlerine onları ortak ediyor ama zamanla bakış açılarının ya da beklentilerini farklılığı nedeniyle olaylar değişiyor…
Dizinin ilk 3 sezonunda genel Dexter kurgusu dışında bir seri katil anlatılıyor ve finalde konu kapatılıyordu ama 4. sezonun finalinde çok büyük bir bomba patlatıldı. Yavan giden ama finalinde coşan dizilere alışkın olan bünyemiz Dexter’ın dolu dolu giden ve kendi halinde biten 3 sezona alıştıktan sonra bu finali kaldıramadı haliyle. Bir yandan “5. sezonda ne olacak Allah’ım” derken bir yandan da “umarım dağıtmazlar” diyorduk. Zira, 5. sezon maalesef biraz bozuldu. Ama bu bozulma aslında ilk 4 sezonun ardından bizde oluşan büyük beklentiden kaynaklanıyordu. Yani 5. sezon da genel olarak güzeldi aslında…
Dexter, beraberinde, “kötüleri öldüren bir seri katil masum mudur?” sorusunu da getirdi. Bazıları kötüleri öldürüyorsa sorun yok derken diğerleri öldürmek, şartlar ne olursa olsun suçtur diyorlar. Bence her iki seçeneğin de içinde hem doğru, hem de yanlış olduğundan net bir cevap vermek çok zor. Ama ilk şıkkın doğruluk payı daha büyük gibi geliyor bana…
Daniel Licht’in müziklerini bestelediği dizinin giriş bölümünde çalan intro ve Dexter’ın sabah kahvaltısı yapıp evden çıkmak için hazırlandığı rutin bir günde yaşadıklarının ağır çekimde ve hep bir kan göndermesi yapılarak sunulması çok orijinal ve etkileyici…
Bundan birkaç ay önce film festivalinde izlediğim Blur: No Distance Left to Run‘dan önce yayınlanan reklamlardan biri de, o dönem CNBC-e’de yayınlanmaya başlanacak olan Shamless’di. Eve dönünce “neymiş bu” olduğum dizinin aslında 2004′den bu yana İngiltere’de yayınlanan aynı adlı dizinin Amerikan versiyonu olduğunu öğrenmiştim. Dizinin yaratıcısı Paul Abbott İngiliz versiyonunda olduğu gibi Amerikan versiyonunun da yaratıcısı…
6 tane çocuğu olan sağlam ayyaş bir babanın başından geçenler ve ailenin ayakta durma çabalarının komedi-drama tadında anlatıldığı dizide, ailenin en büyüğü Fiona Gallagher (Emmy Rossum), diğer 5 çocuğun ve babanın hem annesi hem de babası rolünü üstlenmiş durumdadır. Fiona ve diğer çocuklar kendi çaplarında geçici işlerde çalışarak ya da çalarak evin geçimini sağlamaya çalışmaktadırlar.
Baba Frank Gallagher (William H. Macy)’ın sürekli ayyaş dolaşması yetmiyormuş gibi bir de her an olay çıkartıp bela olması, ailenin en zekisi Lip Gallagher (Jeremy Allen White)’ın sevgilisi Karen Jackson (Laura Wiggins) ile olan ilişkileri, Ian Gallagher (Cameron Monaghan)’ın çalıştığı marketin sahibi olan evli Müslüman adamla ilişkisi, Carl Gallagher (Ethan Cutkosky)’ın sürekli oyuncak bebekler ya da hayvanlar üzerinde yaptığı sadistlikler, Debbie Gallagher (Emma Kenney)’ın her şeye daha olumlu yaklaşıp pratik zekası ile çözümler üretmesi, Fiona’nın Steve (Justin Chatwin) ile olan ilişkileri ve komşuları Veronica Fisher (Shanola Hampton) ile Kevin Ball (Steve Howey)’un çılgın hikayeleri, Karen’ın evden dışarı çıkamama hastalığı olan annesi Sheila Jackson (Joan Cusack)’ın maceraları…
Alışageldiğimiz aile anlayışı ya da ahlak kurallarından çok farklı olan dizi son derece eğlenceli ve sürükleyici ilerliyor. Özellikle Frank’in tüm ailenin başına iş açtığı saçma sapan olayların ardından kendini savunurken söyledikleri koparır nitelikte.
Ocak-Mart 2011’de yayınlanan dizinin ilk sezonu 12 bölümdü merakla 2. sezonunu beklemekteyiz.
Diziyle ilgili bir dip not olarak Amerikan versiyonunu izleyip merakla İngiliz versiyonuna başlarsanız 2 şey gözünüze batıyor. Birincisi Amerikan versiyonundaki oyuncuların İngilizlere göre çok çok güzel / yakışıklı olması, çekimlerin çok daha göz kamaştırıcı olması ve ikincisi dizinin ilk sezonundaki ilk 3 bölümün en ufak ayrıntısına kadar Amerikan versiyonu ile aynı olması. Ben 3. bölümden sonra İngiliz versiyonunu izlemedim o yüzden devamı hakkında herhangi bir bilgim yok…