Oca 25 2012

Saygıdeğerlik, Kasabamız / Winesburg, Ohio (1919), Sherwood Anderson

Kentte yaşıyorsanız ve bir yaz günü öğleden sonra parkın birinde dolaşmışsanız, demir kafesinin köşesinden göz kırpmakta olan, gözlerinin altı çirkin, sarkık, kılsız bir deriyle kaplı, deri altı parlak mor renkte kocaman, acayip bir maymun görmüşsünüzdür mutlaka. Gerçek bir canavardır bu maymun. Eksiksiz çirkinliğiyle sapkın bir güzellik kazanmıştır kerata. Kafesin önünde duran çocuklar büyülenir, erkekler tiksintiyle yüzlerini çevirir, kadınlar ise, belki de, bu acayip şeyin azıcık da olsa erkek tanıdıklarından hangisini andırdığını hatırlamaya çalışarak bir iki dakika oyalanırlardı.

Hayatınızın ilk yıllarını Ohio’nun Winesburg köyünde geçirmiş olsaydınız kafesteki hayvanın hiçbir gizi olmazdı sizin için. «Wash wiiliams’a benziyor,» der, geçerdiniz. «Köşesinde oturuşuyla, yaz akşamları telgrafhaneyi kapattıktan sonra istasyonun avlusundaki çimenlere oturan yaşlı Wash’u andırıyor tıpkı.»

winesburg’ün telgraf memuru olan Wash Williams kasabanın en çirkin yaratığıydı. Gövdesi kalın, boynu ince, bacakları zayıftı. Pisti de. Temiz olan hiçbir tarafı yoktu. Gözlerinin akı bile pis görünürdü.

Çok hızlı gidiyorum galiba. Aslında temiz olan bir yanı vardı Wash’un. Ellerine özen gösterirdi. Parmakları tombuldu tombul olmasına ama, telgrafhanede aygıtın yanındaki masaya dayadığı elinde bir duyarlık, bir biçimlilik sezilirdi. Gençliğinde Wash Williams’a eyaletin en iyi telgraf memuru derlerdi; Winesburg gibi gösterişsiz bir yere atanmasındaki onur kırıcılığa karşın yeteneğiyle hâla gurur duyardı.

Wash Williams, kasabanın erkekleriyle ilişkiye girmezdi. İstasyonun peronunda yürüyerek telgrafhanenin önünden geçen adamlara uykulu gözlerle bakıp, «Onlarla hiçbir alışverişim olamaz,» derdi. Akşamları Ana Cadde boyunca yürüyüp Ed Griffith’in salonuna gider, inanılmaz miktarda bira içtikten sonra sendeleyerek Yeni Willard İşletmesi’ne gider, odasına çıkıp yatağına yatardı.

Wash Williams cesur bir adamdı. Kendisini hayattan nefret ettiren bir şey gelmişti başına; bir ozan feragatiyle ve bütün yüreğiyle nefret ediyordu hayattan. îlk başta kadınlardan nefret ediyordu. «Orospular,» derdi kadınlar için. Erkeklere karşı duydukları biraz farklıydı. Acırdı onlara. «Her erkek hayatının yönetimini şu veya bu orospuya vermiyor mu?» diye sorardı.

Winesburg’de Wash Williams’a da, hemcinslerine olan nefretine de aldıran çıkmazdı hiç. Bir seferinde bankacının karısı Bn. White, Winesburg’deki telgrafhanenin pis olduğunu ve berbat bir şekilde koktuğunu telgraf şirketine şikâyet etmiş, fakat bir sonuç çıkmamıştı şikâyetinden. Telgraf memuruna saygı duyan da çıkardı bir iki. Bu gibiler, içgüdüleriyle, adamda, daha önce göze alınamamış kavurucu bir öfkenin varlığını sezerler, Wash sokakta yürürken üzüntülerini sunmak, şapkalarını çıkartmak, ya da önünde eğilmek gelirdi içlerinden. Winesburg’den geçen demiryolu üzerindeki telgraf memurlarını denetleyen müfettiş de aynen böyle hissetmişti. Kovulmasını önlemek için Wash’u Winesburg gibi isimsiz bir telgrafhaneye aldıran oydu, orda da tutmaya kararlıydı. Bankacının karısının gönderdiği şikâyet mektubunu alınca yırtıp atmış, keyifsiz keyifsiz gülmüştü. Nedendir bilinmez, mektubu yırtarken kendi karısı gelmişti aklına.

Wash Williams’ın da karısı vardı bir zamanlar. Daha gençken Ohio – Dayton’da bir kadınla evlenmişti. Kadın uzun boylu ve narindi; mavi gözleri, sarı saçları vardı. Wash da hoş bir gençti. Daha sonraları bütün kadınlara duyacağı nefret kadar yutucu bir aşkla seviyordu kadını.

Wash Williams’ın hem kendisini hem de kişiliğini çirkinleştiren olayın öyküsünü bir tek kişi biliyordu bütün Winesburg’de. Bu öyküyü George Willard’a anlatmıştı bir seferinde. Şöyleydi bu öykü:

George Willard, Bn. Kate McHugh’ün şapkacı dükkanında kadın şapkalarının süslerini yapan Belle Carpenter ile yürüyüşe çıkmıştı bir akşam. Delikanlı kadına âşık değildi, Ed Griffith’in salonunda barmen olarak çalışan bir talibi vardı zaten kadının; ama ağaçların altında yürürlerken bir iki kez kucaklaştılar. Gece ve kendi düşünceleri, içlerinde bir şeyleri harekete geçirmişti. Ana Caddeye dönerken istasyonun yanındaki ufak çimenlikten geçtiler ve bir ağacın altındaki otların üstünde sözde uyuyan Wash Williams’ı gördüler. Ertesi akşam telgraf memuru ile George Willard beraber yürüyorlardı. Demir yolundan ilerleyip rayların yanındaki çürüyen tabanlık yığınına oturdular. Telgraf memuru genç gazeteciye nefret öyküsünü işte o zaman anlattı.

George Willard ile, babasının otelinde kalan bu acayip, şekilsiz adam belki on on beş kez konuşacak olmuşlardı. Delikanlı, otelin yemek salonunu uzun uzun seyreden iğrenç, pis bakışlı surata bakarken merakından kendi kendini yiyordu. Onun gözlerindeki gizli anlamdan, başkalarına söyleyecek hiçbir şeyi olmayan bu adamın kendisine bir şeyler söylemek istediği sonucuna vardı. Yaz akşamının sıcağında tabanlık yığınının üstünde bu beklentiyle oturdu. Telgraf memuru suskunluğunu sürdürüp konuşmaktan caymış gibi bir tavır takınınca konuşmaya kendisi girdi. «Hiç evlendiniz mi Bay Williams?» diye başladı. «Galiba evliydiniz, karınız da öldü, tamam mı?»

Wash Williams tükürür gibi bir sürü adi küfür savurdu. «Evet, öldü,» diye onayladı. «Öldü; zaten tüm kadınlar ölüdür. Yaşayan bir ölüydü karım; erkeklerin gölgesinde yürüyüp varlığıyla yeryüzünün havasını kirletirdi.» Oğlanın gözlerine dik dik bakarak öfkeden morardı. «Budalaca fikirlere kapılma sakın,» diye emretti. «Karım öldü; evet, kuşkusuz. Yine söylüyorum, tüm kadınlar ölüdür; benim annem, senin annen, dün seni birlikte yürürken gördüğüm, kadın şapkacısında çalışan o uzun boylu esmer kadın… Hepsi, tümü ölüdür bunların. Bence bir çürümüşlük var kadınlarda. Evliydim tabii. Karım biz evlenmeden önce de ölüydü; kendisinden daha çürümüş bir kadının çürümüş dölüydü o. Bana hayatı zehir etmek için gönderilmişti sanki. Budalanın biriydim, şu anda senin olduğun gibi, işte; bu yüzden de onla evlendim. Erkekler kadınları biraz anlamaya başlasalar, inan çok sevinirim. Erkeklerin dünyayı yaşanır bir yer yapmalarım önlemek için gönderilmiştir onlar. Doğanın hilesidir bu. Üff! Emekleyen, sürünen, kıvranan, ille de pamuk elli, mavi gözlü yaratıklardır onlar. Bir kadın gördüm mü hasta olurum. Gördüğüm her kadını neden öldürmüyorum, bilmem.»

Biraz korkmuş, ama iğrenç yaşlı adamın gözlerinde yanan parıltıyla da büyülenmiş olan George Willard merakından çatlayarak dinliyordu. Karanlık çökünce, konuşan adamın yüzünü görebilmek için öne eğildi. Yoğunlaşan karanlıkta adamın morarmış şiş yüzünü ve yanan gözlerini artık seçemez olunca tuhaf bir hayal görmeye başladı. Wash Williams, söylediği sözleri daha da korkunçlaştıran alçak tekdüze bir tonda konuşuyordu. Genç gazeteci karanlıkta kendisini, tabanlıklar üstünde, siyah saçlı, siyah parlak gözlü, alımlı bir delikanlının yanında oturduğunu hayal ederken buluverdi. Nefret öyküsünü anlatan Wash Williams’ın sesinin güzel denilebilecek bir tarafı vardı.

Karanlıkta tabanlıklar üstünde oturan Winesburg’un telgraf memuru şairleşmişti. Nefretiydi onu bu düzeye çıkaran. «Seni Belle Carpenter’i dudaklarından öperken gördüğüm için anlatıyorum öykümü,» dedi. «Benim başıma gelen senin başına da gelebilir. Seni uyarmak istiyorum. Şimdiden birtakım düşler kuruyorsundur kafanda. Bu düşlerini yıkmak istiyorum.»

Wash Williams, Ohio – Dayton’da genç bir telgraf memuruyken tanıştığı mavi gözlü, uzun boylu, sarışın kızla evliliğinin öyküsünü anlatmaya başladı. Öyküsünü yer yer güzelliklerle, ardından da bir sürü adi küfürle süsleyerek anlatıyordu. Evlendiği kız, bir dişçinin kızıydı ve üç kızkardeşin en küçüğüydü. Evlendikleri gün telgraf memuru yeteneğinden dolayı, ücreti de artırılarak, yine Ohio-Columbus’taki bir istasyonda hareket memurluğu kadrosuna yükseltilmişti. Orada genç karısıyla birlikte yerleşip taksitle bir ev almaya girişmişti.

Çılgınca âşıktı genç telgraf memuru. Din adamlarını özgü bir gayretle gençliğinin tuzaklarından yakasını sıyırıp evleninceye kadar bakir kalabilmeyi başarmıştı. Ohio -Columbus’taki evlerinde genç karısıyla birlikte yaşadığı hayatı resmetti George Willard’a. «Evimizin arkasındaki bahçede sebze ektiydik,» dedi; «bilirsin işte, bezelye, mısır gibi şeyler. Mart başlarında Columbus’a gidip havalar ılınır ılınmaz bahçede çalışmaya başladım. O, solucanlardan korkmuş gibi kahkahalar atıp koştururken ben kazmayla kara toprağı devşirirdim. Nisanın sonlarında sıra dikime geldi. Elinde kâğıt bir torba olduğu halde tarhlar arasındaki dar yolaklarda ayakta beklerdi. Tohumla dolu olurdu torbası. Tohumları birer ikişer bana uzatır, ben de alıp sıcak yumuşak toprağa gömerdim.»

Karanlıkta konuşan adamın sesi bir an kısıldı. «Onu sevdim,» dedi. «Budala olmadığımı iddia etmiyorum. Hâla seviyorum onu. O bahar akşamının alaca karanlığında kara toprakta ayaklarına kadar sürünerek önünde yaltaklandım. Pabuçlarını ve ayak bileklerini öptüm. Eteğinin kenarı yüzüme değince tirtedim. îki yıl böyle yaşadıktan sonra anladım ki kendisine üç sevgili daha bulmayı becermişmiş meğer, ben iş için dışardayken adamlar hiç aksatmadan bizim “eve taşınıp dururlarmış. Ne onlara ne de karıma dokunmak geldi içimden. Karımı anasının evine yolladım sadece, hiçbir şey demedim. Denilecek bir şey yoktu ki. Bankada dört yüz dolarım vardı, onu karıma verdim. Neden diye sormadım. Hiçbir şey söylemedim. O çıkıp gidince sersem çocuklar gibi ağladım. Çok geçmeden evi satma fırsatı geçti elime, satıştan aldığım parayı da ona yolladım.» Wash Williams ile George Willard tabanlık yığınından kalkıp demiryolu boyunca kasabaya doğru yürümeye başladılar. Telgraf memuru, öyküsünü çabucak, soluk soluğa bitirdi.

«Anası haber yolladı bana,» dedi. Yazdığı mektupta Dayton’daki evlerine gelmemi İstiyordu. Oraya vardığımda aşağı yukarı akşamın bu vakitleriydi.»

«Wash Williams’m sesi yarı feryat haline gelmişti. Evin oturma odasında iki saat kadar oturdum. Anası beni içeri alıp tek başıma bırakmıştı. Evleri son modaydı. Şu saygıdeğer dedikleri insanlardandılar. Odada pelüş iskemlelerle bir divan vardı. Her tarafım titriyordu. Onu lekelediklerini sandığım adamlardan nefret ediyordum. Tek başıma yaşamaktan bıkmıştım, geri istiyordum onu. Bekleme uzadıkça daha saf ve kırılgan bir hale geldim. İçeri girip eliyle bana şöyle bir dokunuverse herhalde kendimden geçerdim. Bağışlayıp unutmak için yanıyordum.»

Wash Williams durup dik dik George Willard’a bakarak dikildi. Çocuğun bedeni şiddetle sarsıldı. Berikinin sesi yeniden yumuşayıp yavaşladı. «Odaya çıplak olarak girdi,» diye devam etti. «Anası yaptırmıştı bunu. Ben orda otururken, belki de tatlı dille kandırarak kızın elbiselerini çıkarıyordu. Ufak koridora açılan kapıdan önce bazı sesler işittim, sonra da kapı yavaşça açıldı. Kız, utanmış bir halde yere bakarak hiç kıpırtısız dikildi. Anası girmedi içeriye. Kızı kapıdan içeri soktuktan sonra koridorda durup bizim… şey… anlarsın ya… şey edeceğimiz umuduyla beklemiş.»

George Willard’la telgraf memuru winesburg’ün ana caddesine çıktılar. Mağaza pencerelerinden gelen ışıklar kaldırımlara parıltılar saçarak yayılmıştı. Millet konuşup gülerek geziniyordu. Genç gazeteci kendisini rahatsız ve zayıf hissetti; kendisi de yaşlanıp şekilsizleşmişti hayalinde. Wash Williams gözlerini caddede gezdirerek, «Anası olacak kadını öldüremedim,» dedi. «Bir kez iskemleyle vurdum kafasına ama, komşular yetişip elimden aldılar. Avazı çıktığı kadar bağırmıştı tabii. Artık onu öldürme şansım kalmadı. Bu olaydan bir ay sonra hummadan gitti çünkü.»

Share

Oca 20 2012

Serüven, Kasabamız / Winesburg, Ohio (1919), Sherwood Anderson

George Willard daha çocukken yaşı yirmi yediye varmış bulunan Alice Hindman, bütün yaşamını Winesburg’de geçirmişti. Winny’nin Nalburiyesi’nde tezgâhtarlık eder, ikinci kez evlenmiş olan annesiyle birlikte otururdu.

Alice’in üvey babası araba boyar, ücretini içki olarak alırdı. Garip bir hikayesi vardır, bir gün anlatmaya değer.

Yirmi yedisindeyken Alice, uzun boylu biraz sıska bir kadındı. Başı bedenini gölgede bırakacak kadar büyüktü. Omuzları biraz basıktı; saçlarıyla gözleri kahverengiydi. Çok sakindi, ama o yumuşak dış görünüşün altında bir kaynaşmadır sürüp giderdi.

On altısında bir kızken, mağazada çalışmaya başlamadan önce, bir delikanlıyla adı çıkmıştı. Ned Currie adındaki bu delikanlı Alice’ten büyüktü. George Willard gibi o da «Winesburg Kartallının kadrosundaydı ve uzun süreden beri hemen hemen her akşam Alice’i görmeye gelirdi. Birlikte, kasabanın sokaklarında ağaçların altından yürüyüp ilerde ne yapacaklarını konuşurlardı. Alice o sıralar çok güzel bir kızdı. Ned Currie, kızı kollarına alıp öpünce heyecanlanır, söylemek istemediği şeyler dökülürdü ağzından; oldukça sınırlı olan hayatına güzellikler katma arzusuyla baştan çıkan Alice ise, daha fazla heyecanlanırdı. Konuşurdu bir yandan da. Benliğinin dış kabuğuyla birlikte bütün doğal çekingenliği ve utangaçlığı kaybolup gider, aşkın heyecanına bırakırdı kendini. Alice on altısını bitirirken Ned Currie bir şehir gazetesinde iş bulup yükselme umuduyla Cleveland’a gidince o da birlikte gitmek istedi. Titrek bir sesle oğlana düşüncelerini anlattı. «Ben çalışırım, sen de çalışabilirsin,» dedi. «Seni, mesleğinde ilerlemeni engelleyecek gereksiz masrafa sokmak istemem. Şu anda evlenme benimle. Evlenmesek de birlikte olabiliriz. Aynı evde otursak da hiç kimse bir şeycik demez. Şehirde kimse tanımaz bizi, kimse aldırış etmez.»

Sevgilisinin bu kararlılığı ve teslimiyeti Ned Currie’yi şaşırtmış, derinden yaralamıştı. Kızın, metresi olmasını istemişti, ama bundan caydı. Onu koruyup sakınmak istedi. «Ne söylediğini bilmiyorsun sen,» dedi sertçe-, «böyle bir şey yapmana izin vermeyeceğimden emin olabilirsin. İyi bir iş bulur bulmaz geri geleceğim. Sen şimdilik burda kalmak zorundasın. Yapabileceğimiz tek şey bu.»

Şehirdeki yeni hayatına başlamak üzere Winesburg’ den ayrılmadan önce akşam Ned Currie, Alice’i görmeye gitti. Sokaklarda bir saat kadar gezindikten sonra Wesley moyer’in tavlasından bir atla bir araba alıp kırlarda dolaşmaya çıktılar. Ay çıkınca ikisinin de dili tutuldu. Üzüntüler içindeki delikanlı kıza nasıl davranacağı konusunda aldığı kararları unuttu gitti.

Uzun bir çayırın Wine Creek’e doğru yayılarak indiği bir yerlerde kireden inip otların üstünde alaca karanlıkta birbirlerinin oldular. Gece yarısı kasabaya döndüklerinde ikisi de hayatından hoşnuttu. İlerde ne olursa olsun hiçbir şeyin aralarında olup bitenin harikuladeliğini ve güzelliğini bozamayacağını düşünüyorlardı. «Artık birbirimize tutunmak zorundayız; ne olursa olsun bunu yapmamız gerek.» Böyle diyerek Ned Currie, evlerinin kapısında kızdan ayrıldı.

Genç gazeteci cleveland’daki gazetede bir iş bulamayınca Batı’ya Chicago’ya geçti. Bir süre yalnız kaldı ve hemen hemen her gün yazdı Alice’e. Derken şehir hayatına kapılıp arkadaşlıklar kurmaya ve yeni ilgi alanları bulmaya başladı. Chicago’da pansiyoner olarak kaldığı evde çeşitli kadınlar vardı. Bunlardan birinin çekiciliğine kapılıp Winesburg’deki Alice’i unuttu. İlk yılın sonunda mektup yazmayı bırakmıştı; kızı kırk yılda bir, sadece yalnız kaldığı zaman ya da şehrin parklarından birine gidip ayı çimenler üstünde tıpkı o gece Wine Creek yakınlarındaki çayırda parlarken gördüğünde olduğu gibi düşünüyordu.

Aşkı tatmış olan Winesburg’deki kız ise büyüyüp olgunlaştı. Yirmi iki yaşma gelince, koşum takımı tamirhanesi sahibi olan babası apansız oluverdi. Eski bir askerdi koşumcu, birkaç ay sonra karısına emekli maaşı bağlandı. Eline geçen ilk parayla bir tezgâh satın alan kadın halı dokumaya başladı, Alice de Winny’nin mağazasında iş buldu. İlk birkaç yıl boyunca, Ned Currie’nin artık dönmeyeceğine hiçbir şey inandıramazdı Alice’i.

Çalışmaktan hoşnuttu, çünkü mağazadaki işlerin günlük yorgunluğuyla zaman çabuk geçiyor, sıkılmıyordu. Derken para biriktirmeye başladı; iki üç yüz dolar biriktirince sevgilisinin ardından şehre gidip onun sevgisini yeniden kazanmayı denemeyi düşünüyordu.

Alice ay ışığında tarlada olup bitenler için Ned Currie’yi kınıyor değildi, ama başka bir erkekle de evlenemeyeceğini hissediyordu. Sadece Ned’e ait olabileceğini hissettiği bir şeyi bir başkasına verme düşüncesi canavarlık gibi geliyordu ona; hâlâ ilgisini çekmeye çalışan gençler oluyordu ama hiç yüz vermiyordu onlara. «Ben onun karışıyım, dönse de dönmese de onun karısı olarak kalacağım,» diye fısıldanır, kendi kendisini geçindirme konusundaki bütün hevesine karşın bir kadının kendi sahibi olması, alma ve vermeyi kendi amaçlarına yöneltmesi şeklindeki çağdaş görüş tarzını anlayamıyordu.

Alice, Nalburiye’de sabahın sekizinden akşamın altısına kadar çalışır, haftada üç akşam da yediyle dokuz arasında fazla mesai yapardı. Zaman geçip de yalnızlığı giderek artınca, yalnız insanlara özgü oyunlar oynamaya başladı. Gece üst kata çıkıp odasına girince yere diz çöküp dua eder, sevgilisine söylemek istediği şeyleri fısıldanırdı. Zamanla cansız nesnelere bağlanmaya başladı; kendi malı olduğu için kimsenin odasındaki mobilyaya dokunmasına dayanamazdı. Para biriktirme alışkanlığına belli bir amaçla başladı, ama Ned Currie’yi bulmak için şehre gitme tasarısından vazgeçtiğinde de devam etti. Değişmez bir alışkanlık haline gelmişti para biriktirmek, yeni giysilere ihtiyaç olsa dahi para verip almıyordu. Bazı yağmurlu öğleden sonraları hesap cüzdanım çıkarıp önüne açar, faiziyle hem kendisinin hem de müstakbel kocasının geçinebileceği kadar para biriktirmek gibi mümkünü olmayan düşler kurarak vakit geçirirdi.

«Ned gezmeyi severdi oldum olası,» diye geçirirdi İçinden. «Fırsatı ben yaratacağım ona. Bir gün evlendiğimizde hem onun parasını hem kendiminkini biriktirebilirsem zengin oluruz. Birlikte bütün dünyayı gezebiliriz o zaman.»

Alice bir yandan bekler bir yandan da sevgilisinin dönüşünü düşlerken haftalar aylara, aylar yıllara dönüştü durdu Nalburiye’de. Takma dişli, ağzına kadar sarkan ince kır bıyıklı, kır saçlı yaşlı bir adam olan patronu konuşmaya düşkün değildi pek; yağmurlu günlerde, fırtınaların Ana Caddeyi kasıp kavurduğu kış mevsiminde bazen saatlerce hiç bir müşteri adım atmazdı mağazaya. Eldeki malları bozup bozup yeniden düzene sokardı Alice, ön pencerenin yanında dikilip ıssız caddeyi seyreder, Ned Currie’yle birlikte yürüdükleri akşamları ve delikanlının söylediklerini düşünürdü. «Artık birbirimize tutunmak zorundayız.» Sözcükler kafasında uğuldayıp durur, gözlerine yaşlar dolardı. Bazen patronu dışarı çıkıp onu mağazada yalnız bırakınca başını tezgâha dayayıp hıçkırırdı. «Ah Ned, bekliyorum,» diye tekrar tekrar fısıldanır, oğlanın hiç dönmeyeceği korkusu gittikçe büyüyerek her tarafını sarardı.

Bahar yağmurları geçtikten sonra ve yaz mevsiminin uzun sıcak günleri başlamadan önce Winesburg dolayları nefis olur. Kasaba açık tarlaların ortasında yer almıştı, ama tarlaların ardında çok tatlı korular uzanır. Ağaçlık yerlerde, Pazar günü öğleden sonraları âşıkların gittikleri bir çok kuytu ve sakin köşe bulunur. Buralarda oturanlar ağaçların arasından tarlaları ve avlularında çalışmakta olan çiftçilerle, arabalarıyla yoldan gelip geçen milleti seyrederlerdi. Kasabada çanlar çalar, arasıra uzaklardan oyuncakları andıran bir tren geçerdi.

Ned Currie’nin gidişinden sonra Alice birkaç yıl Pazar günleri hiçbir gençle koruya gitmedi, ama iki üç yıl sonra, yalnızlığının dayanılmaz hale geldiği bir gün en iyi elbisesini giyip yola çıktı. Kasabayı ve uzun bir tarla dizisini görebileceği küçük bir gölgelik bulup yere oturdu. Yaş ve başarısızlık korkuları sarmıştı içini. Rahat edemeyip ayağa kalktı. Öyle dikilip ortalığı seyrederken, belki de mevsimlerin geçişiyle sürekli yenilenen, hiç. durmayan hayatı düşünerek, geçen yıllara taktı kafasını. Gençliğin güzelliğiyle tazeliğinin kendisi için artık söz konusu olmadığını fark etti korkuyla. İlk kez aldatıldığını hissetti. Ned Currie’yi kınamıyordu, kimi kınayacağını da bilmiyordu. İçini bir keder kapladı. Diz üstü çökerek dua etmeye çalıştı, ama dudaklarından dua yerine isyan sözleri çıktı. «Talihim hiç gülmeyecek. Mutluluğu asla bulamayacağım. Niye kandırıyorum kendimi sanki?» diye bağırdı; bağırmasıyla birlikte de garip bir ferahlık aldı içini; günlük hayatının bir parçası haline gelmiş olan korkuyla ilk kez cesaretle yüzleşmeye çalışıyordu.

Alice Hindman yirmi beşine bastığı yıl, neşesiz olaysız geçen hayatını tedirgin eden iki olay oldu. Annesi, Winesburg’ün araba boyacısı Bush Milton’la evlendi, kendisi de Winesburg Metodist Kilisesi’ne üye oldu. Kiliseye katılmasının nedeni hayatındaki yalnızlıktan artık korkmaya başlamasıydı. Annesinin ikinci evliliği de yalnızlığını iyice artırmıştı. «Yaşlanıp tuhaflaşıyorum. Ned gelirse beni istemez. Onun yaşadığı şehirde erkekler her zaman gençtir. O kadar çok işleri vardır ki yaşlanacak vakti bulamazlar,» dedi acımasız bir gülüşle ve herkesle ahbaplık etmeye kesinkes karar verdi. Mağazanın kapalı kaldığı her perşembe akşamı kilisenin bodrum katındaki dua toplantılarına katılmaya pazar akşamları da Epworth League adlı kuruluşun düzenlediği toplantılara gitmeye başladı.

Bir eczanede çalışan ve aynı kiliseye devam eden orta yaşlı Will Hurley, eve birlikte yürümeyi önerdiğinde itiraz etmedi. «’Bana yaklaşmasına izin vermeyeceğim tabii, ama kırk yılda bir beni görmeye gelirse bunun zararı olamaz,» dedi kendi kendine; Ned Currie’ye bağlı kalmakta kararlıydı hâlâ.

Neler olduğunu pek fark edemese de, Alice önce belli belirsiz ama sonra daha kararlı bir şekilde, tutunacak bir dal arıyordu kendisine. Eczacı kalfasının yanında sessiz sessiz yürüyordu. Ama, karanlıkta duygularını belli etmeden yürürlerken ara sıra elini çıkarıp adamın paltosunun kıvrımlarına dokunuyordu hafifçe. Evlerinin önündeki giriş kapısında adamdan ayrılınca içeri girmedi, kapının yanında bir an dikildi. Eczacı kalfasına seslenip evin önündeki sundurmada karanlıkta birlikte oturmayı istemek geldi içinden, ama anlamaz diye korktu. «İstediğim o değil.» dedi kendi kendine; «yalnızlıktan kaçıyorum ben. Eğer dikkat etmezsem insanlardan da kaçmaya başlayacağım.»

* * *

Yirmi yedinci yaşma bastığı yılın güz başlarında Alice’in içini tutkulu bir huzursuzluk kapladı. Eczacı kalfasının varlığına dayanamıyordu artık, öyle ki bir akşam adam birlikte yürümek için gelince başından savdı hemen. Kafası yoğun bir şekilde çalışıyordu, mağazada tezgahın ardında saatler boyu dikilmekten usanmış olarak eve gidip zor bela yatağına yattığında uyuyamadı. Gözlerini karanlığa dikerek bakıp durdu. Hayali, uzun bir uykudan yeni uyanmış çocuklar gibi odada gezinmeye başladı. İçinde, havailere kanmayan ve hayattan kesin yanıt isteyen bir soru işareti vardı.

Bir yastığı kucaklayıp sımsıkı bastırdı göğüslerine. Yataktan çıktı, bir battaniyeye, karanlıkta yorganın altında sanki biri yatıyormuş gibi bir görüntü verdikten sonra karyolanın yanma diz çöküp nakarat söylermiş gibi fısıldanarak yataktaki şekli okşadı. «Neden bir şeyler olmuyor? Niye böyle tek başıma kaldım?» diye mırıldandı. Ara sıra Ned Currie’yi düşünüyorduysa da artık ona bağımlı değildi. Arzuları belirsizleşmişti. Ne Ned Currie’yi istiyordu ne de başkalarını. Sevilmek istiyordu. İçinde gittikçe yükselen çağrıyı birinin çıkıp yanıtlamasını istiyordu.

Derken yağmurlu bir gece bir serüvene atıldı Alice. Hem korktu, hem de şaşırdı. Saat dokuzda mağazadan döndüğünde evi boş buldu. Bush Milton kasabaya gitmiş, annesi de bir komşuya geçmişti. Alice, üst kattaki odasına çıkıp karanlıkta soyundu. Bir an pencerenin yanında durup yağmurun camdaki takırtısını dinledi, derken garip bir arzu yayıldı içine. Yapacağı şeyi hiç düşünmeksizin merdiveni inip evin karanlığından yağmura çıktı. Evin önündeki ufak çim tarhında dikilip soğuk yağmurun bedenine değişini duyumsarken çıplak olarak sokaklarda koşturma arzusu kapladı içini.

Yağmurun bedeninde yaratıcı, harika bir etki yapacağını düşündü. Yıllardır böylesine gençlik ve cesaret dolu hissetmemişti kendisini. Zıplayıp koşmak, haykırmak, başka bir garip bulup kucaklamak geldi içinden. Evin önündeki tuğla kaldırımda bir adam yürüyordu sendeleyerek. Koşmaya başladı Alice. Vahşi, umutsuz bir ruh hali sarmıştı benliğini. «Kimse kim, bana ne? O da tek başına, gidiyorum ona,» diye geçirdi içinden, sonra da çılgınlığının muhtemel sonucunu hiç düşünmeden hafifçe seslendi. «Bekle!» diye bağırdı; «gitme. Kim olursan ol, bekle.»

Kaldırımdaki adam durup dikildi kulak kabartarak. Yaşlıydı, pek fazla işitmezdi. Elini ağzına götürerek bağırdı: «Ne var? Ne oluyor.»

Alice yere çöküp titreyerek uzandı. Yaptığı şeyden öylesine korkmuştu ki adam yürüyüp gittikten sonra ayağa kalkmaya cesaret edemedi. Eve kadar, çimenler arasından elleriyle dizleri üstünde sürünerek gitti. Odasına vardığında kapıyı sürgüledi, tuvalet masasını da arkasına dayadı. Her yanı sarsılıyor, elleri tir tir titriyordu; öyle ki geceliğini güç bela giyebildi. Yatağa girince yüzünü yastığa gömüp hüngür hüngür ağladı. «Ne oluyor bana? Korkunç bir şey yapacağım dikkat etmezsem,» diye geçirdi içinden. Yüzünü duvara çevirip Winesburg’de bile pek çok insanın tek başına yaşayıp tek başına ölmesi gerektiği gerçeğini cesaretle karşılayabilmek için kendini zorlamaya çalışmaya başladı.

Share

Oca 16 2012

Kağıt Haplar, Kasabamız / Winesburg, Ohio (1919), Sherwood Anderson

Ak bıyıklı kocaman elli ve kocaman, burunlu yaşlı bir adamdı. Biz onu tanımadan çok önceleri doktordu, bitkin beyaz atını evden eve sürerdi Winesburg sokaklarında. Sonraları paralı bir kızla evlendiydi. Babası ölünce kıza geniş verimli bir çiftlik kalmıştı. Sessiz bir kızdı, uzun boylu ve esmerdi, çoğu kişiye göre de pek güzeldi. Winesburg’deki herkes onun niye doktorla evlendiğini merak ederdi. Evlendikten bir yıl sonra öldü.

Doktorun ellerinin boğumları son derece iriydi. Kapandığında bu eller, demir çubuklarla birbirine bağlanmış ceviz iriliğinde boyasız tahta top kümelerine benzerlerdi. Mısır koçanından yapılma bir pipo kullanır, karısı öldükten beri tüm günlerini boş muayenehanesinde örümcek ağlarıyla kaplanmış bir pencerenin dibinde oturarak geçirirdi. Hiç açmazdı pencereyi; ağustosun sıcak bir günü denedi, ama baktı ki iyice sıkışmış, hepten unutup
gitti.

Doktor Reofy’yi unutmuştu Winesburg, ama çok güzel bir şeyin tohumları vardı bu yaşlı adamda. Paris Nalburiyesi’nin üstünde, Heffner Bloku’ndaki küflü muayenehanesinde, kendi yıktığı bir şeyi yeniden kurarak durmadan çalışırdı tek başına. Küçük gerçeklik piramitleri diker, diktikten sonra da başka piramitler dikebileceği gerçekliklere kavuşmak için yeniden devirirdi.

Doktor Reefy uzun boylu bir adamdı. Tek takım elbisesini on yıldır giyiyordu. Elbisenin kolları yıpranmış, dizleriyle dirseklerinde uıfak delikler peydah olmuştu. Muayenehanesindeyken bir de keten önlük giyer, önlüğün kocaman ceplerine durmadan kâğıt parçaları tıkıştırırdı. Bir iki hafta sonra kâğıt parçaları sert ufak toplar haline gelir, dolan ceplerini döşemeye boşaltırdı. On yıldır tek bir dostu vardı, o da, John Spaniard adında, fidanlık sahibi yaşlı bir adamdı. Bazen şakacılığı üstündeyken yaşlı Doktor Reefy ceplerinden bir avuç kâğıt top çıkarıp fidanlık sahibine fırlatır, «Nasıl, şaşırdm mı, palavracı duygusal?» diye bağırırdı kahkahadan kırılarak.

Doktor Reefy’nin, ileride karısı olup kendisine para bırakacak olan uzun boylu esmer kızla âşıktaşlığı epey meraklı bir öyküdür. winesburg’ün meyveliklerinde yetişen burmalı misket elması kadar nefistir bu öykü. Güzün meyveliklerde yürürken zemin serttir dondan dolayı; elmalar çoktan toplanmış, fıçılara konulup kitap dergi mobilya ve insan dolu apartman dairelerinde yenilsin diye kentlere gönderilmiştir. Ağaçlarda, sadece, işçilerin toplamadığı yumrulu elmalardan bulunur tek tük. Doktor Reefy’nin ellerinin boğumlarına benzeyen bu elmalar kemirilince çok lezzetli gelir insana. Elmanın bütün tadı yan tarafta ufacık bir yuvarın içine toplanmış gibidir. Meraklıları, donmuş zeminde ağaçtan ağaca gezerek bu burmalı, yumrulu elmaları toplayıp ceplerine doldururlar. Pek az kişi bilir burmalının tadını.

Kızla Doktor Reefy’nin âşıktaşlığı bir yaz günü öğleden sonra başladı. Doktor kırk beşindeydi, sert toplar haline gelip atılacak olan kâğıt parçalarıyla ceplerini doldurma alışkanlığına da çoktandır başlamıştı. Bu alışkanlık, bitkin kır atın çektiği hafif arabasında oturmuş, kır yollarında ağır ağır yol aldığı sıralarda oluşmuştu. Kâğıtlarda bazı düşüncelerle, düşüncelerin sonları ya da başlangıçları yazılı olurdu.

Birer birer oluşturmuştu Doktor Reefy bu düşünceleri. Bunların birçoğundan, kafasında devleşecek bir gerçeklik yarattı. Bu gerçeklik dünyanın üzerine bir bulut gibi çöktü, müthiş bir hale geldi, derken silinip gitti; küçük düşünceler de yeniden başladı.

Uzun boylu esmer kız Doktor Reefy’yi görmeye gitti bir gün; çünkü hamile kalmış, korkmuştu. Birtakım tuhaf olaylar nedeniyle düşmüştü bu duruma.

Babasıyla annesinin ölümü ve kendisine bırakılan zengin arazi dolayısıyla etrafını bir sürü talip sarmıştı kızın. İki yıl boyunca hemen hemen her akşam taliplerle görüştü. İkisi dışında hepsi aynıydı. Kıza tutkudan söz ediyorlardı; ona bakarken seslerinde ve gözlerinde zoraki bir şevk okunuyordu. Farklı olan ikisi ise birbirlerinden apayrı yaradılıştaydılar. Biri winesburglü bir kuyumcunun oğlu olan beyaz elli narin yapılı bir delikanlıydı. Hep bekâretten söz eder, kızın yanındayken bu konunun dışına hiç çıkmazdı. Öbürüyse iri kulaklı kara saçlı bir oğlandı: hiç konuşmaz ama ne yapıp edip kızı karanlığa çeker, öpmeye başlardı hemen.

Uzun esmer kız, kuyumcunun oğluyla evleneceğini sandı bir süre. Saatlerce sus pus oturup adamın konuşmalarını dinliyordu. Derken bir şeylerden korkmaya başladı. Adamın bekâret laflarının altında, diye düşünmeye başladı, öbürlerinde olmayan müthiş bir şehvet var. Arasıra, konuşurken, adamın elleriyle bedenine sarıldığı duygusuna kapılır, sonra beyaz elleriyle kendisini yavaşça döndürüp seyrettiğini düşlerdi. Gece, düşünde, adamın bedenini ısırdığını, çenelerinden kan damladığını görürdü. Aynı düşü üç kez gördü, sonra da hiç laf etmeyen fakat tutku anında gerçekten omuzunu ısırıp günlerce silinmeyecek diş izleri bırakan delikanlıdan hamile kalıverdi.

Uzun esmer kız, Doktor Reefy ile görüşmeye gittikten sonra bir daha ondan ayrılmak istemiyormuş duygusuna kapıldı. Bir sabah doktorun muayenehanesine gittiğinde, kendisi bir şey anlatmadığı halde, olan biteni biliyormuş gibi bir hali vardı adamın.

Muayenehanede bir kadın vardı; Winesburg’deki kitabevini işleten adamın karısı. Tüm eski taşra pratisyenleri gibi Doktor Reefy diş de çekerdi. İçerde beklemekte olan kadın dişlerine bir mendil bastırmış, inliyordu. Kocası yanındaydı; diş çekildiğinde ikisi birlikte çığlık attılar, kan kadının ak giysisine akıverdi. Uzun esmer kız hiç ilgilenmedi. Kadınla adam gittikten sonra doktor gülümsedi. «Seni arabamla kırlarda gezdireceğim» dedi.

Uzun esmer kızla doktor haftalar boyu hemen hemen her gün birlikte oldular. Kızı doktora getiren durum bir hastalık olarak geçiştirildi. Ama artık burmalı elmanın tadını keşfetmişti bir kere, kafasını kentlerdeki apartman dairelerinde yenilen yuvarlak yetkin meyveye veremez olmuştu. Tanışmalarını izleyen güz Doktor Reefy ile evlendi, ertesi bahar da öldü. Kış boyunca doktor ona, kağıt parçalarına karaladığı tüm düşünce kırıntılarını okudu. Okuduktan sonra gülüp, kâğıt parçalarını sert top haline, gelsinler diye ceplerine tıkıştırıyordu.

Share