Şub 28 2012

Donuk Adam, Charles Bukowski

En iyi dostlarımdan biri -en azından ben onu dost sayarım- za­manımızın en iyi şairlerinden, şu aralar Londra’da bu hastalıktan mustarip. Yunanlılar bilirlerdi bu hastalığı, insan bu hastalığa her­hangi bir yaşta yakalanabilir, ama en tehlikeli yaş kırk sonları, elli gibidir. HAREKETSİZLİK olarak tanımlayabilirim bu hastalığı -eylem eksikliği, umursamazlık ve meraksızlık; Donuk Adam Du­ruşu olarak adlandırıyorum ben bu hastalığı, DURUŞ sayılmaz as­lında ama böyle adlandırırsak elimizdeki cesede biraz daha mizah­la yaklaşabiliriz, yoksa afakanlar basacak, herkes bir dönem Donuk Adam Duruşu’na yakalanabilir, belirtileri de şu türden düz ifadeler­dir: “canıma tak etti.” veya: “her şeyin canı cehenneme.” veya: “Broadway’e selamlarımı iletin.” ama çabucak toparlanıp iş başı yapar, karılarını dövmeyi sürdürürler.

Ancak dostum için Donuk Adam Duruşu öyle çocuk oyuncağı gibi kanepenin altına atılıp kurtulunacak bir şey değildir, olsaydı keşke! ne doktorlar gördü. İsviçre, Almanya, İtalya, Yunanistan, İs­panya, İngiltere, hiçbiri derdine deva olamadı, biri bağırsak kurdu teşhisi koyup tedavi uyguladı, bir başkası ellerine, boynuna ve sırtına minicik iğneler sapladı ve “bu kez tamam galiba,” diye yazdı bana, “iğneler bu işi çözecek.” bir sonraki mektubunda ümidini bir VOODOO kaçığına bağlamıştı, ondan sonraki mektupta artık bir şey denemediğini yazdı. Nihai Donuk Adam. zamanımızın önde ge­len şairlerinden, küçük ve kirli bir Londra otel odasının yatağında heykel gibi yatıyor, açlıktan ölmek üzere, başkalarının merhameti­ne sığınmış; gözleri tavanda, tek kelime yazamıyor, tek kelime ko­nuşamıyor, ve umursamıyor, ünü dünyayı sarmış.

Bu büyük şairin koca bir bok fıçısının içine düşmesini gayet iyi anlayabiliyorum, çünkü, tuhaftır, ben Donuk Adam Duruşu ile DOĞMUŞUM, anımsadığım şeylerden biri korkakça acımasız ve zorba biri olan babamın beni banyoda uzun, deri bir kayışla dövme-sidir. sık sık döverdi beni; evlilik öncesi dünyaya gelmiş bir bebek­tim, bütün sorunlarından beni sorumlu tuttuğunu düşünüyorum, or­talıkta, “ah, ben evlenmeden önce, ne güzel şıngırdardı paralar ce­bimde!” şarkısını söyleyerek dolanırdı bazen; pek sık şarkı söyle-mezdi ama. beni dövmek çok zamanını alıyordu, bir süre, yedi-se-kiz yaşıma kadar suçluluk duygusu taşıdım içimde, beni neden döv­düğünü anlayamıyordum çünkü, inanılmaz bahaneler yaratıyordu, haftada bir gün çimlen biçerdim, bir kez enine, bir kez boyuna, son­ra da makasla kenarları düzeltirdim, ön ya da arka bahçede bir tek çim tanesi atlamışsam öldüresiye döverdi beni. dayağı yedikten sonra gidip bahçeyi sulardım, diğer çocuklar beysbol ya da futbol oynayarak normal insanlar olma yolundayken.

Büyük an ihtiyarın bahçede yere yatıp gözleri çim hizasında bak­tığı andı. uzun bir çim tanesi bulurdu mutlaka, “işte, GÖRDÜM! ATLADIN BİR TANE! ATLADIN BİR TANE!” sonra banyonun penceresinden bizi izleyen anneme, “ATLAMIŞ BİR TANE! GÖR­DÜM! GÖRDÜM!” diye bağırırdı, sonra da mükemmel bir Alman hanımefendisi olan annem başlardı: “ah, ah, bir tane ATLAMIŞ, öyle mi! rezil! REZİL!” annem de bütün sorunlarından beni sorum­lu tutuyordu sanının. “BANYOYA!” diye bağırırdı babam. “BAN­YOYA!” banyoya girerdim ve kayışı çıkarıp vurmaya başlardı, ama duyduğum o korkunç acıya rağmen son derece ilgisizdim, aklım başka şeylere giderdi, gerçekten ilgilenmiyordum; anlamsızdı be­nim için. aileme bağlı olmadığım için sevgi, sıcaklık ya da güven ihanetine uğramışım hissine kapılmıyordum, işin en zor yanı ağla­maktı, ağlamak gelmezdi içimden, bahçenin çimlerini biçmek kadar zahmetliydi, dayaktan ve bahçenin sulanmasından sonra bana üstü­ne oturmam için yastık verdiklerinde de istemezdim yastığı, içim­den ağlamak gelmediği için bir gün ağlamamaya karar verdim, ban­yodaki tek ses kaba etimde patlayan kayışın sesiydi, sessizliğin içinde çok tuhaf, etli ve iğrenç bir sesti ve ben yerdeki taşlara bak­tım, gözümden yaşlar iniyordu ama gıkım çıkmadı, babam vurma­yı kesti, genellikle on beş-yirmi kez vururdu, durduğunda yedidey­di henüz, koşarak çıktı banyodan: “anne, anne, oğlumuz DELİRDİ galiba, onu kırbaçladığımda ağlamıyor!” “gerçekten delirdi mi der­sin, Henry?” “evet, Anne.” “ah, çok yazık!”

Bu Donuk Çocuğun ilk belirtisiydi sadece, tuhaf bir yanım oldu­ğunun farkındaydım ama delirdiğimi de düşünmüyordum, insanların nasıl bu kadar kolay öfkelendiklerini, sonra da öfkelerini aynı kolaylıkla unutup nasıl neşelenebildiklerini anlayamıyordum. ve nasıl HER ŞEYE ilgi duyabildiklerini, üstelik her şey bu kadar sı­kıcıyken sporda ve arkadaşlarımla oynadığım diğer oyunlarda pek başarı­lı olamıyordum çünkü gerektiği kadar deneyimli değildim, muhal­lebi çocuğu sayılmazdım -fiziksel bir zayıflığım ya da korkum yok­tu, zaman zaman bazı şeyleri hepsinden daha iyi yapabiliyordum, ama kısa sürelerle, yeterince önemsemiyordum her nedense, arka­daşlarımdan biriyle yumruklaştığım zaman gerçekten öfkelenemi-yordum. mecburiyetten dövüşüyordum, yoktu başka yolu. Do-nuk’tum. rakiplerimin öfkesini ve kızgınlığını anlayamıyordum. dövüştüğüm çocuğun yüz mimiklerine ve hareketlerine takılır, onu marizleyeceğime şaşkın şaşkın seyretmeye başlardım, arada sırada sırf yapıp yapamayacağımı anlamak için sıkı bir yumruk çıkarır, sonra tekrar o uyuşuk halime dönerdim, sonra babam evden fırla­yıp, “tamam! dövüş bitti! kaput! son!” diye bağırırdı. çocuklar korkarlardı babamdan, kaçarlardı.

“ne biçim erkeksin, Henry? yine dayak yedin!”

cevap vermezdim.

“Anne, oğlumuz Chuck Sloan’dan dayak yedi!”

“oğlumuz?” “evet, oğlumuz.” “rezil!”

bence babam içimdeki Donuk Adam’ın farkındaydı ve bunu le­hine kullanıyordu, “çocuklar görülmeli ama sesleri duyulmamalı,” derdi, bana göre hava hoştu çünkü söyleyecek tek sözüm yoktu. Do-nuk’tum. çocuklukta, ergenlikte ve sonsuza dek.

on yedi yaşında benden daha büyük sokak serserileri ile içmeye başladım, benzin istasyonu ve market soyuyorlardı, her şeyden bık-mışlığımı korkusuzluk sanıyorlardı, hiçbir şeyden şikayet etmemem ruhsal cesaretimi gösteriyordu, popülerdim ve popüler olmak ya da olmamak umurumda değildi. Donuk’tum. önüme büyük miktarlar­da viski, bira ve şarap koyuyorlardı, hepsini içiyordum, hiç bir şeysarhoş edemiyordu beni; gerçekten ve kesin sarhoş, diğerleri yerler­de sürünür, dövüşür, şarkılar söylerlerdi, bense sessizce masada oturur, bir bardak daha diker, giderek onlardan kopar, kaybolur­dum; acı çekmeksizin ama. sadece elektrik ışığı, sesler ve bedenler, başka hiçbir şey.

Ama hâlâ ailemle yaşıyordum ve Büyük Bunalım yıllarıydı, 1937. on yedi yaşında biri için iş bulmanın olanaksız olduğu bir dö­nem, eve gerektiği için değil de alışkanlıktan gider, kapıyı çalardım, bir gece annem kapının küçük penceresini açıp bana baktı ve bat ğırmaya başladı: “sarhoş! yine sarhoş!”

ve odanın içinden babamın sesi geldi: “YİNE Mİ?”

Babam küçük pencereye geldi: “içeri almayacağım seni. Anne­nin ve ülkenin şerefini lekeliyorsun.”

“hava soğuk, aç kapıyı, yoksa kırarım, boşuna yürümedim bura­ya kadar, başka yolu yok.”

“hayır, oğlum, sen benim evimi hak etmiyorsun, annenin ve ül­kenin…”

birkaç adım gerilip kapıya bir omuz attım, öfke yoktu davranı­şımda, basit matematik sadece -yaptığın hesapların sonucunda bir sayıya varmak gibi. kapı açılmadı ama tam ortasında bir çatlak oluştu, kilidi de kırılmış gibiydi, geriledim yine. omuzumu eğdim.

“tamam, gir içeri.”

Girdim, ama yüzlerindeki o ifade, boş, korkunç kabuslardan çık­ma karton yüzler alkol dolu midemi kaldırdı, midem bulandı, hayat ağacı ile dekore edilmiş o değerli halılarının üstüne kustum, bol miktarda.

“halıya sıçan köpeğe ne yaparlar bilir misin?” diye sordu babam.

“hayır,” dedim.

“BURNUNU BOKA SÜRTERLER! bir daha yapmasın diye!”

Cevap vermedim, babam yanıma gelip elini enseme koydu, “sen bir köpeksin!” dedi.

Cevap vermedim.

“köpeklere ne yaparlar biliyorsun, değil mi?”

Başımı aşağı doğru bastırıyordu, Hayat Ağacı’nın üstündeki kusmuk gölüne doğru.

“burunlarını boka sürterler ki bir daha halının üstüne sıçmasın­lar, asla.”

Annem, örnek Alman hanımefendisi, sabahlığı ile durmuş sessiz­ce seyrediyordu, hep benden yana olmak istediği duygusuna kapı­lırdım, ama bir zamanlar memelerini emmiş olmamdan kaynakla­nan asılsız bir duyguydu.

“dinle, baba,” dedim. “DUR!”

“hayır, hayır, köpeklere ne yaparlar BİLİYORSUN!”

“dur diyorum sana.”

Başımı aşağı doğru bastırıp duruyordu, aşağı, aşağı, aşağı, aşağı, burnumun kusmuğun içine girmesine az kalmıştı. Donuk Adam’dım gerçi, ama Donuk erimemiş de demektir, burnumun kusmuğa sürtülmesi için bir neden yoktu işte. olsaydı kendim sür-terdim burnumu kusmuğa, bu bir UMURSAMA ya da ONUR ya da ÖFKE meselesi değildi, kendime özgü MATEMATİĞİN dışına iti­liyordum, en sevdiğim deyimi kullanacağım; iğrenmiştim.

“dur,” dedim, “sana son kez söylüyorum, DUR!”

Burnumu kusmuğa daldırması an meselesiydi. doğruldum, akış-h ve sihirli bir aparkütle yakaladım onu; sert ve dolu, tam çenesinin üstüne, ağır ve becereksiz bir şekilde sırtüstü yığıldı, zorba bir im­paratorluk çökmüştü sonunda; divana yığılıp kaldı, kolları açık, gözleri uyuşturulmuş bir hayvanın gözleri, hayvan mı? köpek geri gelmişti, divanın yanına gidip kalkmasını bekledim, kalkmadı, boş boş bana bakıyordu, kalkmayacaktı, tüm öfkesine rağmen ödlek çıkmıştı babam, şaşırmamıştım. babam ödlek olduğuna göre ben de ödleğin tekiyim herhalde, diye geçirdim içimden, ama Donuk Adam için bu düşüncede yaralayıcı hiçbir şey yoktu, önemsizdi, an­nem yüzümü tırmalayıp tekrar tekrar “BABANA VURDUN! BA­BANA VURDUN! BABANA VURDUN!” diye bağırırken bile önemi yoktu, sonra yüzümü ona dönüp tırmalamasına, bağırma­sına, tırnakları ile yüzümü kazımasına izin verdim, yüzümün derisi soyuluyor, kan boynumdan gömleğime damlıyordu, koduğum Ha­yat Ağacı’na et parçalan düşüyordu, bekledim, ilgisizce. “BABA-NA VURDUN!” sonra boynumu tırnakladı, bekledim, sonra kesil­di, yine başladı, bir ya da iki kez, “sen… babana… vurdun… baba­na…”

“bitirdin mi?” diye sordum, sanırım on yıldan beri “evet” ve “ha­yır” dışında ona söylediğim ilk sözlerdi.

“evet,” dedi.

“odana git,” dedi babam divandan, “seninle yarın sabah görüşe­ceğiz, sabaha konuşacağım seninle!”

ama ertesi sabah Donuk Adam ben değil, BABAMDI, ancak onun kendi tercihi değildi sanırım.

Charles Bukowski, “Pis Moruğun Notları” kitabından

Share

Ağu 13 2011

Kasabanın En Güzel Kızı, Charles Bukowski

Cass, beş kızkardeşinin en küçüğü ve en güzeliydi. Kasabanın en güzel kızıydı Cass. Yarı kızılderili. Esnek ve tuhaf bir vücudu vardı, yılanvari ve şehvetli; gözleri ise vücudu ile son derece uyumlu. Sıvı halinde akan bir ateşti. Girdiği şekle sığmayan bir ruh.uzun, parlak, ipek gibi saçları her hareket ettiğinde sağa sola dalgalanıyordu. Ya çok neşeliydi ya da hüzünlü. Arası yoktu Cass’ta. Onun için deli diyenler vardı. İçi ölmüş olanlar. Onlar anlayamazlardı. Erkeklerin umurunda değildi deli olup olmadığı. Bir seks makinesiydi Cass onların gözünde. Cass onlarla dans eder, flört eder, ama bir iki istisna dışında iş yatmaya gelince bir yolunu bulup başından savardı.

Kızkardeşleri onu güzelliğinden yararlanmamakla, aklını yeterince kullanmamakla suçlarlardı. Oysa hem akıl vardı Cass’ta hem de ruh. Resim yapar, dans eder, şarkı söyler, alçıdan heykelcikler yapar, birileri ruhen ya da bedenen incindiğinde içinde duyardı acılarını. Pratik bir zekası yoktu işte, farklı çalışırdı beyni. Kızkardeşleri önce onu kendi sevgililerini cezbettiği için kıskanırlar, sonra da sevgililerinden yararlanmadığı için kızarlardı. Çirkin erkeklere müşfik davranır, yakışıklı erkeklerden iğrenirdi. “hayat yok onlarda.” derdi.”mükemmel kulaklarından ve burunlarından başka bir bok düşünmezler. Yüzeyseldirler. İçleri yoktur…”

Deliliğe yakın bir mizacı vardı, mizacına delilik diyenler de.

Babası alkolden ölmüş, annesi başkası ile kaçıp kızları kaderlerine terketmişti. Kızlar önce bir akrabalarının yanına sığınmış, akraba da onları bir manastıra yerleştirmişti. Manastır berbat bir yerdi. Özellikle Cass için. Diğer kızlar onu kıskanmış, kızların hemen hepsi ile dövüşmüştü. Sol kolu baştan aşağı jilet izleri ile kaplıydı. Sol yanağında da bir iz vardı, ama bu onu daha da güzelleştiriyordu.

Manastırdan ayrıldığının ertesi günü batı yakası barı’nda tanıdım onu. En küçükleri olduğu için kızkardeşlerinden sonra ayrılmıştı manastırdan. Tek kelime etmeden gelip yanıma oturdu. Kasabanın en çirkin adamıydım; bu yüzden seçmişti beni belki de.

“içki?” diye sordum.
“Tabii, neden olmasın?”

Kayda değer fazla bir şey yoktu konuşmalarımızda. Öyle bir havası vardı Cass’ın. Beni seçmişti, o kadar basitti onun için. Rahattı. İçkiyi seviyor, fazlaca içiyordu. Yaşı tutmadığı halde bara girmeyi başarmıştı. Sahte bir kimliği vardı belki de, bilmiyorum. Her neyse, her tuvaletten dönüp yanıma oturduğunda erkeklik gururum kabarıyordu. Sadece kasabanın değil, ömrümde gördüğüm en güzel kadınlardan biriydi. Kolumu beline dolayıp öptüm onu.

“Güzel buluyor musun beni?” diye sordu.
“Evet, ama başka bir şey var sende… Görünümünle ilgili değil.”
“İnsanlar beni güzel olmakla suçluyorlar, gerçekten güzel miyim sence?”
“Güzel sözcüğü yeterli değil.”

Cass elini çantasına soktu. Mendilini alacağını sandım. Uzun bir saç iğnesi çıkardı. Davranmama fırsat tanımadan iğneyi yandan burnuna geçirdi, burun deliğinin hemen üstünden. Korku ile karışık bir bulantı hissettim. Bana bakıp güldü.

“Hala güzel buluyormusun beni?”

İğneyi çekip mendilimi kanayan burnuna tuttum. Barmen ve çevredekiler yediği haltı görmüşlerdi. Barmen yanımıza geldi.

“Bana bak,” dedi Cass’a, “bir daha sapıtırsan kendini dışarda bulursun. Senin oyunlarına ihtiyacımız yok!”

“Siktir git,lan!” dedi Cass.
“Ona hakim ol,” dedi barmen bana.
“Sorun yok,” dedim.
“Burun benim, ne istersem yaparım burnuma,” dedi Cass.
“Yapma,” dedim. “canım yandı.”
“Ben burnuma iğne sokunca senin canın mı yanıyor?”
“Evet. Gerçekten.”
“Peki, bir daha yapmam. Neşelen biraz.”

Öptü beni gülerek. Bir eliyle de mendili burnuna bastırıyordu. Bar kapanınca kaldığım eve gittik. Bira içip sohbet ettik. Sıcak ve sevecen olduğunu işte o zaman sezmeye başladım. Farkında olmaksızın sunuyordu kendini. Yine de bazen vahşi, tutarsız bir tavır takınıyordu. Schitzi. Harikulade, ruhani, kutsal bir schitzi’ydi. Deyyusun biri günün birinde sonsuza dek mahvedecekti onu. Ben olmam inşallah, diye geçirdim içimden.

Yatağa girdik. Işığı söndürdükten sonra, “şimdi mi istersin, yoksa sabah mı ?” diye sordu.

“Sabah,” dedim ve sırtımı döndüm.

Sabah kalkıp kahve yaptım, yatağa getirdim.

Güldü. “Geceyi pas geçen ilk erkeksin,” dedi.

“Boş ver,” dedim. “Hiç olmasa da olur.”
“Hayır,” dedi. “İstiyorum. Bekle, biraz tazeleneyim.”

Banyoya girdi Cass. Kısa bir süre sonra döndüğünde soluğumu kesti; uzun siyah saçları, ağzı, gözleri, her yeri pırıl pırıldı…rahat bir tavırla sergiledi vücudunu, iyi bir şeyi sergiler gibi. Yatağa girdi.

“Hadi gel, sevgilim.”
Yanına uzandım.

Kendini vererek ama telaşsız öpüşüyordu. Ellerimi teninde, saçlarında gezdirdim. Birleştik. Sıcak ve dardı. Sevişmeyi uzatmak için ağır bir tempo tutturdum. Gözlerimin içine bakıyordu.

“Adın ne?” diye sordum.
“Ne fark eder?” dedi.

Güldüm ve devam ettim. Giyindikten sonra onu arabamla barın kapısına bıraktım, ama zordu onu unutmak. İşsizdim o sıralar, öğlen ikide uyandım, sonra kalkıp gazeteyi okudum. Elinde kocaman bir incir yaprağı ile geldiğinde küvete gömülmüştüm.

“Biliyordum küvette olacağını,” dedi, “bu yüzden şeyini örtmen için incir yaprağı getirdim sana.”
Yaprağı suyun üstüne bıraktı.
“Nereden bildin küvette olacağımı?”
“Ben bilirim.”

Her gün ben küvetteyken geliyordu. Değişik saatlerde banyo yapmama rağmen. Yaprağı da unutmuyordu. Sonra sevişiyorduk.

Birkaç kez telefon etti. Bir gece sarhoşluktan ve çevreye rahatsızlık vermekten tutuklandı, kefaletini ödeyip onu çıkarmak zorunda kaldım.

“Orospu çocukları,” dedi “birkaç içki ısmarladıkları için donuna girebileceklerini sanıyorlar.”
“Sana içki ısmarlamalarına izin verdiğin an başına belayı sarıyorsun.”
“Sadece vücudumla değil, benimle de ilgilendiklerini sanıyorum.
“Ben seninle ve vücudunla ilgileniyorum. Vücudunu aşıp seni keşfedecek erkeklerin sayısının çok olduğunu sanmıyorum ama.”

Altı ay uzak kaldım kentten, eyalet eyalet dolaşıp aylaklık ettikten sonra döndüm. Gitmeden önce Cass’la tartışmıştık gerçi, ama ayaklarım karıncalanmaya başlamıştı zaten, hem döndüğümde onu bulamayacağımdan emindim. Batı yakası’na girip bir içki söyledim, yarım saat sonra içeri girip yanıma oturdu.

“Döndün demek, it?”

Bir içki söyledim ona. Boynuna kadar kapalı bir elbise vardı üstünde. Böyle giyindiğine tanık olmamıştım daha önce. Gözlerinin altına başları camdan iki toplu iğne saplamıştı. Sadece başları görünüyordu toplu iğnelerin.

“Allah seni kahretsin!” dedim, “hala güzelliğine zarar vermeye çalışıyorsun.”
“Yok canım, moda bu,” dedi.
“Delisin.”
“Özledim seni,” dedi.
“Başkası var mı?”
“Hayır, sadece sen. Çalışıyorum ama. Ücretim on dolar. Sana bedava.”
“Çıkar şu toplu iğneleri.”
“Hayır, çok moda.”
“Üzüyorsun beni.”
“Emin misin?”
“Lanet olsun, eminim.”

Toplu iğneleri gözlerinin altından yavaşça çekip çantasına soktu.

“Güzelliğinle neden uğraşıyorsun? Kabullensene?”
“Başka bir şey gördükleri yok da ondan. Bir bok değil güzellik. Uçar gider. Çirkin olduğun için talihlisin. Biri seninle ilgilendiğinde başka bir şey için olmadığını biliyorsun.”
“Pekala,” dedim. “talihliyim.”

“Çirkin olduğunu ima etmek istemedim. Başkaları için çirkin olabilirsin. Harikulade bir yüzün var aslında.”
“Teşekkür ederim.”

Birer içki daha içtik.

“Neler yapıyorsun?” diye sordu.
“Hiç. Bir bok yapmak gelmiyor içimden. İstek duymuyorum.”
“Ben de. Kadın olsaydın kendini satardın.”
“Bir sürü yabancı ile o denli yakın ilişki içinde olmak istemezdim. Yılardım.”
“Haklısın. Yıldırıcı, her şey çok yıldırıcı.”

Birlikte çıktık bardan. Sokakta yanımızdan geçenler Cass’a bakıyorlardı. Hala çok güzeldi, her zamankinden daha güzel belki de.

Evime gittik. Bir şişe şarap açıp sohbet ettik. O anlattı ben dinledim, sonra ben anlattım. Akıcı ve rahat bir sohbet. Kendi sırlarımızı yaratıyorduk. İyi bir sır yakaladığımızda o eşsiz gülümseme beliriyordu yüzünde. Sadece o gülebilirdi öyle. Alev coşkusu. Konuşurken zaman zaman birbirimize sokulup gülüşüyorduk. O gece arzulanıp yatağa girdik. Elbisesini çıkardığında boynundaki o korkunç yarayı gördüm. Geniş ve uzundu.

“Allah senin belanı versin kadın!” diye bağırdım yataktan. “allah canını alsın, ne yaptın?”
“Bir gece kırık şişe ile denedim. Beni beğenmiyor musun artık? Beni güzel bulmuyor musun?”

Yatağa çekip öptüm onu. Beni ittikten sonra güldü. “bazı müşteriler on doları verdikten sonra yarayı görüp vazgeçiyorlar. Onluk ben de kalıyor. Matrak değil mi?”

“Evet,çok matrak,” dedim, “gülmekten kırılacağım… Cass, deli kancık, seviyorum seni…kendine zarar vermekten vazgeç; hayatımda senin kadar hayat dolu bir kadın tanımadım.”

Yine öpüştük. Sessizce ağlıyordu. Gözyaşlarını duydum. Siyah saçları ölüm bayrağı gibi yayılmıştı yatağa. Ağır, duygulu, güzel bir sevişme tutturduk.

Sabah Cass kalkıp kahvaltı hazırladı. Huzurlu, mutlu görünüyordu. Bir şarkı mırıldandı. Yatakta kalıp onu seyrettim. Sonra gelip beni sarstı. “kalk artık, domuz! Yüzüne ve çüküne soğuk su serp, sonra da kahvaltıya gel.”

Sahile götürdüm onu o gün. Yaz henüz yeni başlamıştı, hafta sonuydu, tenhaydı sahil. Harikuladeydi. Berduşlar paçavraları ile kuma uzanmışlardı. Bazıları taş banklara oturmuş şişeyi paylaşıyorlardı. Martılar telaşsız ve aptal uçuşlarındaydılar. Yetmişlik-seksenlik karılar kocaları öldükten sonra kendilerine kalacak evleri satıp satmamayı tartışıyorlardı. Her şeye rağmen huzur vardı havada. Denize doğru yürüdük. Çok az konuşarak. Mutluyduk birlikte. İki sandviç, biraz cips ve içecek bir şeyler aldım. Kuma uzanıp atıştırdık. Birbirimize sarılıp uyuduk bir süre. Sevişmekten bile güzeldi sanki. Gerilimsiz bir birlikte akış. Uyandıktan bir süre sonra eve döndük. Yemek pişirdim. Yemekten sonra birlikte oturmayı teklif ettim. Bir şey söylemeden uzun uzun baktı bana. Sonra yumuşak bir sesle “olmaz,” dedi. Onu bara bıraktım, çıkmadan önce eline bir içki tutuşturdum. Bir ambalaj fabrikasında iş buldum.hafta öyle geçti. Dışarı çıkamayacak kadar yorgun oluyordum, ama cuma gecesi batı yakası’na gittim. Oturup Cass’ı bekledim. Saatler geçti. Barmen yanıma geldiğinde sarhoş olmak üzereydim. “kız arkadaşın için üzüldüm,” dedi.

“Neden?”
“Özür dilerim. Haberin yok mu?”
“iİntihar. Dün gömdüler.”
“Gömdüler mi?” her an kapıdan girecekmiş gibi bir his vardı içimde. İnanamıyordum.
“Kızkardeşleri kaldırdı cenazesini.”
“Nasıl?”
“Gırtlağını kesmiş.”
“Anlıyorum. İçkimi tazele.”

Kapanış saatine kadar içtim. Cass. Beş kızkardeşinin en güzeli. Kasabanın en güzel kızı. Arabayı eve sürerken düşünüyordum. “hayır,” dediğinde üstelemeliydim. İstemişti beni, şüphe yoktu. Tembel, ilgisiz, bencilce davranmıştım. İkimizin de ölümünü haketmiştim. Köpeğin tekiydim. Hayır, köpeklerin ne günahı vardı? Evde bir şişe şarap buldum, içtim. Cass, kasaanın en güzel kızı yirmisinde öldü.

Dışarda götün teki klaksonuna basıp duruyordu. Israrla. Şişeyi fırlatıp avazım çıktığı kadar bağırdım. “allahın cezası orospu çocuğu! Kes artık!”

Gece üstüme üstüme geliyordu ve yapabileceğim hiç bir şey yoktu.

Charles Bukowski, “Sevimli Bir Aşk Hikayesi” kitabından

Share