Kategori arşivi: Muğla

Söğüt, Selimiye, Marmaris Gezi Günlüğü

Kuzenlerle en son deniz tatilini, yanlış anımsamıyorsam, 2003 ya da 2004 yılında yapmış ve Osman Dayım ve Aniş Yengem ve ailesine eklenip Çeşme’ye gitmiştim. Onca uzun bir aranın ardından yapılan bir akşam üstü muhabbeti sırasında, “deniz tatili yapmak istiyorum ama ne yapsam bilmiyorum” serzenişimi duyan kuzenlerimin canı gönülden desteği ile kader ağlarını ördü ve 7 Ağustos salı gecesi Ceren’le AŞTİ’de buluşup o eşine, ben ise sevgilime veda ettikten sonra Marmaris’e doğru yol almaya başladık.

8 Ağustos 2018, Çarşamba

Sabah 9:30’da otobüsten inerken karşıma çıkan Marmaris otogarının ağaçlarla kaplı bölümünü görünce gözlerimin önünü Hakan ve o zamanlar liseden arkadaşım ve şimdi ise kuzenim Emine’nin eşi olan Murat’la ilk kez geldiğimiz 1999 yılı canlanıyordu.

Üstümüzü değiştirip, bavulları emanetçiye bıraktıktan sonra minibüse atlayıp artık iyice şehir olduğunu fark ettiğim Marmaris’in merkezine inip marinadaki denize nazır bir mekana oturup bol bol laklak edip kahvaltımızı yaptık.

13’de otogara dönüp Söğüt minibüsüne bindik. İçmeler’i geçtikten sonra tırmanmaya başladığımız dağ yolu ve bol viraj nedeniyle bol bol midelerimiz ağzımıza gelse de şükür herhangi bir nahoşlukla karşılaşmadan Söğüt’e ulaştık. Bu arada geçtiğimiz bol virajlı dağ yolları, köy evleri ve manzaralı lokantalar fena halde aklıma Yunanistan’da bayıldığım yerlerden olan Monemvasia ile Elafanisos adası arasındaki dağ yolunu ve akşam yemeği yediğimiz Neraida’yı getiriyordu.

Çantalarımızı alıp kalacağımız yer olan Kumsal Home’a doğru ilerlerken geçtiğimiz kıyı şeridi oldukça ilginçti. Çünkü evler tam anlamıyla denize sıfırdı! Öyle ki bazı evler ile kumsal arası nerdeyse 2-3 metreydi. “Nasıl denize bu kadar yakın ev yapabilmişler?” ve “herhalde burada hiç dalga falan olmuyor?” gibi soruları eşliğinde yürümeye devam ettik ve oldukça güzel bir bahçesi olan evimize ulaştık. Bir süre temizliği bekledikten sonra yerleştik ve bizimkiler gelene kadar atıştırmak için Yakamoz’a oturduk.

Çıktığımızda hala bizimkilerden bir iz yoktu. Bunun üzerine kaldığımız eve ait iskeleye geçip şezlonglara yayıldık ve kendimizi denizin ılık sularına bıraktık. İlerleyen günlerde bazen sıcak gelse de benim için su sıcaklığı gayet güzeldi. Ayrıca denizin berraklığı da görülmeye değerdi.

Bizimkiler geldiğinde malzemelerin taşınmasına yardım ettik ve ardından tekrar iskeleye dönüp güneş batana kadar yüzüp bol bol laklak ettik.

Akşam yememeği için Ahtapotçu Mehmet Usta’nın yerine gittik ve özellikle tereyağında dilimlenmiş ahtapot karşısında saygıyla eğildik! Her şey çok güzel başlamıştı.

9 Ağustos 2018, Perşembe

9:30’da uyandığımızda Fahriye kahvaltı hazırlıklarını bitirmişti bile.

Bol muhabbetle birlikte karnımızı doyurduktan sonra soluğu iskelede aldık.

Yağ sür, palet ve şnorkel takıp denizde içtima al, su sıçratmak ya da dalıp birbirimizin paletinden çekmek gibi türlü türlü şaklabanlıklar yap, duşunu al şezlongda pinekle, eve git yiyecek bir şeyler al gel atıştır döngümüzü tek bozan şey iş yerinden gelen bildiri raporları konusundaki isteklerdi.

Böyle durumlarda eve geçip işi bitirip geri geliyor ve denizde serinledikten sonra şezlonga kurulup severek okuduğum ve sona yaklaştığım Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı romanını okuyordum.

Akşam üstü tası tarağı toplayıp eve geçtik ve yemek yiyip dondurma yemeye gittik.

Günün en ilginç yanı ise bir arabanın trafoya çarpması sonucu yaşanan elektrik kesintisiydi. Uzun süreli kesinti nedeniyle buzdolabındaki tavukları atmak zorunda kaldık. Sonraki günler de ara ara bu kesinki tekrarlandı ama neyse ki deniz kenarında olduğumuz için çok da sıkıntı etmiyorduk.

10 Ağustos 2018, Cuma

Sabah erken uyandığım için kahvaltı hazırlama görevini üstlendim.

Küp patatesli yumurta, baharatlı zeytinyağı gibi elimin altında olan malzemelerden bir şeyler hazırlamaya başladıktan bir süre sonra önce Ceren ardından da uyananlar eklendi ve soframızı hazırlayıp afiyetle midelerimizi doldurduk.

Kahvaltının ardından bir önceki gün gibi iskeleye gidip bol bol yüzdük ve eğlendik.

Akşam üstü ise arabaya atlayıp diğer taraftaki kıyı olan Selimiye’ye doğru yol almaya başladık.

Selimiye yukarıdan oldukça güzel görünüyordu.

Söğüt’ten sonra burası insanın gözüne, hem yapılardan hem de yoğun insan popülasyonundan ötürü şehir gibi geliyordu.

Bir süre dolaştıktan ve Cansın’a Fahriye’nin önerisiyle, sonradan isimlendirdiğim adıyla, “sakin bir liman arayan gemi” kolyesi aldıktan sonra tatlı yemek üzere maç tayfasından Özgür’ün “kesin gidin” dediği Paprika’ya oturduk.

Farklı boydaki bardak ve kaselere yapılmış olan tatlılardan benim tercihim yine Özgür’ün önerisiyle limonlu muhallebiydi. Tatlı ekşiliği ve muhallebisiyle oldukça başarılı bir tatlıydı. Ayrıca Emine’nin söylediği limonlu enginarlı tatlı da oldukça orijinal ve lezizdi.

Fahriye, Deniz için üstü pamuk şekeriyle kaplı, çilekli limonata söyledi. Oldukça ilginç görünse de Fahriye dönüş yolunda, çok şekerli olduğu için hiç sevmediğini itiraf edecekti.

Selimiye’ye doğru yola koyulurken giden elektrik geldiği için mutluyduk.

Fahriye eve girer girmez hızlı bir organizasyonuyla meze tabağı, ben de kuruyemiş tabağı hazırladım. Ceren’le birlikte önce denizin içine bir şezlong çektik yanına da iki tane sandalye koyduk. Ayaklarımız suda olduğu için oldukça keyifliydik. Ta ki gelen bir dalganın çerez ve meze tabağını doldurmasına ve bazı salatalık dilimlerinin denize karışmasına kadar ama keyfimiz o kadar yerindeydi ki, bu bile bir sonraki kahkahalarımız için bahanelerimiz oldu.

Yatağa girdiğimde saat 3’tü ve çok ama çok güzel bir geceydi.

Cuma günün en acayip olayı ise birkaç gündür sürekli yükselen döviz rakamlarının coşup gün içinde %18 artmasıydı.

11 Ağustos 2018, Cumartesi

Cumartesi günü kahvaltı, deniz, öğle yemeği, deniz, akşam yemeği ve güneşin batışı derken önceki günlere göre oldukça sıradan bir gün geçirdik.

Özellikle güneşin battığı bölümler oldukça keyifliydi.

Akşam üstü de artık kanka olduğumuz dondurmacıdan dondurmalarımızı yedik ve keyifle günü sonlandırdık.

12 Ağustos 2018, Pazar

Sabah kahvaltısı ve öğlene kadar iskelede takıldıktan sonra eve dönüp önceden hazırladığımız bavulları kapıp son iki günümüzü geçireceğimiz üst kata taşındık.

Yerleşme işlemlerinin ardından iskeleye dönüp deniz kenarında pineklemeye devam ettik. Deniz düne göre dalgalı ve haliyle hava da rüzgarlıydı.

Akşamüstü yeni evimizin balkonunda oldukça leziz bir akşam yemeği yedik ve ardından yeniden dondurmacının yolunu tuttuk.

13 Ağustos 2018, Pazartesi

Boynumdaki ağrı nedeniyle klimadan rahatsız olup gece 4’te pikeyi alıp iskeleye gittim ve sadece yan iskelede muhabbet eden bir kızla oğlanın sesi dışında oldukça sessiz olan deniz kenarında bir şezlonga uzanıp uykuya daldım.

Gözlerimi açtığımda saat 6:21’i gösteriyordu ve önüme uzanan çarşaf gibi deniz muhteşem görünüyordu. Bir süre izledikten ve bir süre daha uyuduktan sonra eve geçtim ve orada uyumaya devam ettim.

Kahvaltının ardından yeniden denizdeydik. Emine iskelede sahibi olduğu E Tipi Tasarım Atölyesi için taş evler boyuyordu. Nefis görünüyorlardı.

Akşam üstü ise hepimize dert olan Deniz’in sallanmakta olan dişinin düşüşüne sevindirik olduk. Deniz’in dişinin nasıl düştüğünü anlatışı nefisti doğrusu.

Gün boyu iskeleden balıklama atlama denemeleri yapıp, defalarca suya çakıldıktan sonra Murat’ın, “atlamadan önce yaylanman gerek” sözüyle bir anda kafamın üstünde yanan ampul ve başarılı atlayışım ile tüm iskele, “belki bir daha atlamaz” diyerek, derin bir nefes aldı. Ama tam tersi oldu. Hem Emine, hem de Ceren, “mali yaparsa biz hayli hayli yaparız” diyerek atlamaya başladılar.

Akşam yemeği için ilk günkü gibi Ahtapotçu Mehmet Usta’ya gidip afiyetle meze ve tereyağında dilimlenmiş ahtapotları mideye indirdik.

Ardından alışıldığı üzere dondurma yiyerek iskeleye döndük ve yıldızların altında bol kahkahalı muhabbetler yapıp tatilin son gecesini tamamladık.

14 Ağustos 2018, Salı

Son günümün sabahında Fahriye’nin sesiyle uyandım ve hazırlanıp 6 gibi sahile indik. Havuz gibi görünen, bomboş denizde kimsecikler yoktu.

Bir süre yüzdükten ve laklak ettikten sonra eve döndüğüm de Ceren ve Emine de hazırlanmışlar sahile gidiyorlardı. Emine yine E Tipi Tasarım Atölyesi için çalışıyordu.

Kahvaltının ardından toplanıp 12:30’da minibüse bindik ve 14:45’teki otobüsümüze ulaşıp Muğla, benzinlik, Denizli, Dinar, Afyon dinlenme tesisleri, başka bir dinlenme tesisi derken gece 01:15’te AŞTİ’ye ulaştığımızda bizi Ceren’in eşi Erkan karşılıyordu.

Cansın’ı özlemek dışında her şeyiyle tadı damağımda kalan bir deniz tatili oldu.

Anı Videosu;

Köyceğiz Gezi Günlüğü

10 Haziran 2016 - Koycegiz Golu, Koycegiz, Mugla -02-

Doğa Koruma Merkezi’nin, Aydan’ın yürüttüğü Doğa İçin Sanat projesinin yapılacağı Köyceğiz’e gitme planına bende “yancı” olarak dâhil oldum. Kısa da olsa döndüğümde çok mutluydum!

Özge gezi plandan bahsettiğinde “nerede bu Köyceğiz” diye bakındığımda, etrafında birçok yere gitmeme rağmen Köyceğiz’e hiç gitmediğimi fark edip şaşırmıştım. Oradayken, bizlere nefis bilgiler aktaran Okan’dan, hem denize uzak olması, hem de üç bir yanının milli park ve doğa koruma kanunları ile korunduğu için etraftaki yerleşim yerlerine göre buranın daha sakin kaldığını ve bu sayede de doğanın diğer yerlere göre bakir kalmayı başardığını öğrendik. Zaten, ilk gün hotelde yemek yerken göle doğru kafamızı çevirdiğimizde, karşıdan ne bir ses, ne de bir ışık gelmemesi gerçekten nefis bir duyguydu.

10 Haziran 2016, Cuma

10 Haziran 2016 - Koycegiz, Mugla -01-

Perşembe akşamı saat 22’de otobüse atlayıp Cuma sabahı saat 8’de Köyceğiz’e vardığımızda otobüste sadece biz kalmıştık.

10 Haziran 2016 - Koycegiz Golu, Koycegiz, Mugla -01-

Kalacağımız Flora Hotele geldiğimizde nefis bir göl manzarası bizi karşılıyordu.

Mehmet Ali Cetinkaya - 10 Haziran 2016 - Koycegiz Golu, Koycegiz, Mugla

İlk iş olarak, eski kameramın tripotuna, Aşkın Abiden ödünç aldığım selfie çubuğunun üst parçasına eklediğim cep telefonumu koydum ve Yıldıray’ın verdiği taktiklere göre video çekimleri yapmaya başladım.

10 Haziran 2016 - Palmiye Merkezi, Koycegiz, Mugla

Kahvaltının ardından Özge’yle hotelin bisikletlerini ödünç aldık ve gölün çevresinde gezinmeye başladık. İlk durağımız kaktüs ve sukulent yetiştiren ve satan Palmiye Merkezi idi. Seraların içerisinde gerçekten nefis türler vardı.

10 Haziran 2016 - Koycegiz, Mugla

Bir süre bakındıktan ve birkaç tane satın aldıktan sonra kuş gözlemleme umuduyla bir yandaki patikadan bisikletlerimizi sürmeye devam ettik. Bir süre gittikten ve biraz bakındıktan sonra hotele doğru geri dönüşe geçtik.

10 Haziran 2016 - Sigla Ormani, Kavakarasi, Koycegiz, Mugla

Öğle yemeğinin ardından minibüse atladık ve sadece Köyceğiz ve çevresinde yetişen Anadolu sığla ağacı (Liquidambar Orientalis) ormanını görmek ve hakkında bilgi almak için Kavakarası’na gittik. Okan bize ağaç, orman ve bu bölgede yapılan koruma çalışmalarından, yaşanılan zorluklardan bahsetti. Sığla ağacı, gövdesinde açılan yaraları kapatmak için bir sıvı salgılıyor ve bu sıvı toplandıktan sonra önce kaynatılarak, ardından da sıkılıp bekletilerek bir ürün elde ediliyor. Bu ürün parfümeride kokuyu tutucu olarak, sabun olarak veya yiyecek olarak kullanılabiliyor.

10 Haziran 2016 - Dalyan, Mugla

İkinci durağımız daha önce hiç gitmediğim Dalyan’dı. Minibüslerden indik ve Köyceğiz gölü ile Akdeniz’i birleştiren kanalın etrafında yürüdük.

10 Haziran 2016 - Likya Kaya Mezarliklari, Dalyan, Mugla

Bu sırada Okan bizlere kanal, göl ve kayalıklara açılmış nefis Likya kaya mezarlıkları ile burada kurulmuş olan medeniyet hakkında bilgiler veriyordu.

10 Haziran 2016 - DEKAMER, Iztuzu Plaji, Ortaca, Mugla

Üçüncü durağımız İztuzu plajının hemen arkasında yer alan, Pamukkale Üniversitesi Deniz Kaplumbağaları Araştırma Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezi (DEKAMER) idi. Tekne pervanelerinin çarpması sonucu kabuğunda, kafatasından yaralanan ya da ani bir şekilde sıcak ya da soğuk su akımına yakalanıp rahatsızlanan deniz kaplumbağalarının tedavisi burada yapılıyor.

10 Haziran 2016 - Iztuzu Plaji, Ortaca, Mugla -01-

Kimisi hareketsiz duran, kimisi sürekli çember çizen, kimisi sadece kollarını hareket etmeye çalışan kaplumbağalar hakkında bilgiler aldık ve beyin travması sonucunda yüzmeyi dahi unutan ya da kabukları ağır yara alan deniz kaplumbağalarının burada 3 yıla yakın tedavilerinin yapılıp ardından doğal yaşama bırakıldıklarını öğrendik.

10 Haziran 2016 - Iztuzu Plaji, Ortaca, Mugla -02-

DEKAMER’den sonra nefis bir kumsalı olan ve deniz kaplumbağalarının yumurtladığı, İztuzu plajında yüzdük. Dalgalardan sürekli tokat yememek için sırt üstü beklerken, kolluklarıyla tam önümde yüzen Hatice’nin oğlu Deniz’in arkamdan gelmekte olan büyükçe dalgayı fark ettiğinde yüzündeki korku ifadesini görmek, dalganın geçişi ve akabindeki hepimizin birden kahkahalara boğulması, en güzel anlardan biriydi.

10 Haziran 2016 - Yuvarlakcay, Fethiye, Mugla

Plajdan sonra önce Ortaca’da el yapımı dondurma yedik sonrasında da günün son durağı olan Yuvarlakçay’a gittik. Dağdan gelen soğuk suyun ufak havuzlar haline getirildiği ve bir yandan bir şeyler yiyip içmek bir yandan da kendine güvenenlerin soğuk suya girdiği Yuvarlakçay’a önce İrem girdi ve hızlı bir şekilde çıktı. Sonrasında ben merdivenden adım adım içeri girdim ve kendimi soğuk suya bıraktım. Bir iki kulaçtan sonra hareket edemeyeceğim paniğiyle hızlıca sudan çıktım ve o an İrem’in suya girdiğinde yüzüne yerleşen şaşkınlığın sebebini anladım. Çıktıktan sonra suyun soğuk olduğunu ama Mostar köprüsü altında akan nehir suyunun yanına bile yaklaşamayacağını konuştuk.

Yuvarlakçay’dan sonra hotele geçtik ve çok güzel bir akşam yemeği yedik. Yemekte en çok ilgimi çeken şey, birçok faydası olan ve özellikle bol su ve C vitamini deposu sayılan Silcan bitkisinden yapılmış yoğurtlu ve yoğurtsuz kavurma idi. Gerçekten çok lezzetliydi!

Akşam yemeğinden sonra, herkesin Yıldıray’a ilettiği şarkıların tek tek çalınması ve her şarkıdan sonra kimin bu şarkıyı seçmiş olabileceği tahminlerinin yapıldığı bol kahkahalı bir yarışma yaptık. Çok eğlenceliydi!

11 Haziran 2016, Cumartesi

11 Haziran 2016 - Koycegiz Golu, Koycegiz, Mugla -02-

Cumartesi günü hotelin önünden tekneye atladık ve gölden kanala doğru ilerlemeye başladık. Hiçbir yapının bulunmadığı dağlar arasında yaptığımız yolculuk gerçekten nefisti. Okan, denizle birleşen göllere, ayaklı göl dendiğini, burasının aslında geçmişte deniz olduğunu ve bu gölün hem tatlı, hem tuzlu hem de acı su barındırdığını anlattı.

11 Haziran 2016 - Koycegiz Golu, Koycegiz, Mugla -01-

Kanala yaklaştığımızda hem sazlıklar hem de tekne popülasyonunun artmaya başladığını görüyorduk.

11 Haziran 2016 - Likya Kaya Mezarliklari, Dalyan, Mugla

Zikzaklar çizerek yolumuza devam ederken, dün de geldiğimiz Dalyan’ın içinden geçerek Iztuzu plajının arkasında tekneden inip yüzmek için denize doğru yürüdük.

11 Haziran 2016 - Iztuzu Plaji, Ortaca, Mugla

Deniz düne göre daha az dalgalı ama daha soğuktu. Buna rağmen Süleyman’ın yanında getirdiği Gopro ile su altı ve üstünde çekim yapması yüzünden bol kahkahalı birkaç saat geçirip ardından yemek yemek için tekneye geçtik.

Dalyan kanalında avlanan ve ilk kez yediğim mavi yengeç gerçekten nefisti. Yemekten sonra bir sonraki durağımız olan Ölemez Dağının eteklerinde yer alan göl kenarındaki kaplıcaya doğru yol aldık. Tekneden indiğimizde burunlarımıza gelen buram buram sülfür kokusu nedeniyle sıcak çamur banyosuna girmek ilk anda zor olsa da, içine girip tüm vücudumuzu çamurla kaplarken birbirimize bakıp attığımız kahkahalar atmaya başladık. Elbette bunda Süleyman’ın sığ su ve çamur içinde yüzüşünü izlemenin de etkisi vardı.

11 Haziran 2016 - Camur Banyosu, Koycegiz Golu, Koycegiz, Mugla -02-

Ellerimizin çamur olduğu için hiç fotoğraf çekemesem de Süleyman Goprosu ile bol bol çekim yapıyordu. Çamura kaplanmış bir şekilde sıcak sudan çıktıktan sonra kurumak için bir süre güneş altında beklerken, etrafta heykel gibi olmuş insanları görüp birbirimize gösteriyorduk. Çamur kurudukça tüm vücudumuzun gerginliği artırıyordu. Hareket etmek ve konuşmaya çalışmak gerçekten enteresandı.

11 Haziran 2016 - Camur Banyosu, Koycegiz Golu, Koycegiz, Mugla -01-

İyice kuruduktan sonra gölün ılık sularında çamurdan arındık ve ardından kaplıcanın sıcak sularında gevşedik.

11 Haziran 2016 - Tekne Turu, Koycegiz Golu, Koycegiz, Mugla -01-

11 Haziran 2016 - Flora Hotel, Koycegiz, Mugla

Günün son durağı dönüş yolunda yer alan bir koydu. Bir süre de burada yüzdükten sonra hotele vardığımızda bizi Aydan karşılıyordu.

Akşam yemeğinin ardından 20’de otobüse atladık ve Pazar günü sabah 6.30’da eve varmıştık. Kısa ama dolu dolu yaşadığımız, bol bol eğlendiğimiz nefis bir anı biriktirme ve hayattan çalmacaydı. Nicelerine…

Bu gezinin benim açımdan bir özel yanı da Yeni Rakı’nın muhtemelen 2015’de başladığı ve bildiğim kadarıyla 35 parça olan Şehir Serisi‘ne ait Diyarbakır bardağını bulmamdı.

Ankara’nın “Kuğulu”, “Gar” ve Adana’nın “Pamuk Tarlası” bardağından sonra Diyarbakır 4. bardağım olarak listeye eklendi. Kaldı 29! 🙂

27 Mayis 2016 - Gezdigim Yerler (Turkiye)

Video üstadı Tuğçe’nin desteği ile ilk kez Premiere kullanarak video anı yapmanın haklı sevinciyle ve gururuyla sunuyorum;

Akyaka, Tekne Turu, Sedir Adası ve Azmak Turu

1999 yazında 3 arkadaş ve 2000 yazında kadroyu daha da genişletip 7 arkadaş ile birlikte araba kiralayıp Marmaris’e gitmiştik. Ucuz bir pansiyon tutmuştuk ve her gün farklı bir plaja gidiyorduk. İçmeler, Boz Burun, Datça, Bodrum, Gökova,  Kız Kumu, Göcek, Fethiye, Ölü Deniz, Saklı Kent, Sedir Adası, Sarıgerme derken hayatımın en güzel iki deniz tatilini yaşamıştım.

Yaklaşık 1,5 ay önce 4 gün, 3 gecelik Ramazan Bayramı tatilinde Akyaka’ya gitmek üzere planlar yaptık. Akyaka’nın Gökova’da olduğunu duyduğumda şaşırmıştım. Zira, üstte bahsettiğim uzun soluklu tatillerde neden oraya da gitmediğimi düşünmüştüm. Kim bilir, belki de o yıllarda adı daha bilinmiyordu…

18 Ağustos 2012, Cumartesi

17 Ağustos gecesi otobüse atlayıp 18 Ağustos sabahı saat 8:30’da Akyaka kavşağına vardığımızda 99 ve 2000’de aynı yol kenarında durup fotoğraf çekindiğimizi hatırladım. Gökova çok güzel görünüyordu…

Server Apart’taki odamızın balkonundan Akyaka’nın görüntüsü nefisti.  Odamıza yerleştikten sonra bir haftadır Akyaka’da bulunan arkadaşlarla buluşup Marmaris yolundaki Havuzlu Bahçe’de kahvaltı yapmaya gittik.

Ana yoldan içeri doğru bir süre ilerledikten sonra vardığımız alan, ormanın içinde yer alıyordu. Kahvaltının ardından havuz sefası yapıp, Banu ve Umut’un Özge’ye verdikleri dalış derslerini izleyip güneşlendikten ve middillileri mıncıkladıktan sonra arkadaşların Akyaka’da kaldıkları orman kampındaki çadırlarını ziyaret ettik.

Bir süre laklak ettikten sonra hem dolaşmak hem de denize girmek için çadır kampının aşağılarında bulunan ufacık açıklıkları dolaşmaya başladık. Genelde beton ile düzleştirilmiş alanlar, ormandan çıkıp kayalıklar arasından denize girmenizi ve orada güneşlenmenize olanak tanıyor. Burun denilen yerde bir süre yüzdük, biraz da güneşlendik ve Akyaka sahiline doğru yola koyulduk.

Bayram olmasının da katkısı ile sahil ana baba günüydü. Aslında bu sonraki günlerimizin de benzer şekilde “kalabalık” geçeceğinin kanıtıydı. Yürüyerek Azmağa (tatlı su kanalı) kadar ilerledik. Azmağın kenarının serinliği çok hoşumuza gitti. Azmağın üstünde bulunan oldukça yüksek ve yuvarlak yeşil tahta köprüden tatlı suya dalanları bir süre izledikten ve azmağın temizliğine şaşırdıktan sonra kumsalda bulduğumuz boş şezlonglara kurulduk.

Güneşin yavaş yavaş azaldığı anlarda denize girmek için hareketlendik. Uzunca bir yürüyüşün ardından suyun hala dizlerimize kadar geldiğini görünce aklıma 2000’deki Sarıgerme plajı geldi.

Bir süre sonra “gitmekten” sıkılıp bulunduğumuz yerde suyla biraz oynaştık ve sahile geri döndük.

Akşam güzel bir yemek için Kordon lokantasına gittik. Azmağın dibindeki lokantada meze ve balıklar gerçekten nefisti. İşin en ilginç yanı hem yemek yerken hem de yemekten sonra azmağın yanından merkeze doğru yürürken oldukça üşüdük. Ama deniz kenarına vardığımızda ısınmaya başladık.

19 Ağustos 2012, Pazar

19 Ağustos’ta tekne turuna çıktık. 40 kişilik tekne ile önce Sualtı Mağrasına gittik. Oldukça temiz ve yaklaşık 5 metre derinliğindeki denizin dibinde, rehberin söylediğine göre 60 metre uzunluğunda bir mağaranın girişi vardı.

Bir süre yüzdükten sonra Lacivert Koy’a gittik. Kayalıkların dibindeki deniz nerdeyse lacivert ile yeşilin her tonunu içeriyordu.

Biraz da burada yüzdükten ve öğle yemeğimizi yedikten sonra 12 yıl aradan sonra Sedir Adası’na doğru yol aldık. 99’da Marmaris’ten bir köye, oradan da tekne ile Sedir Adası’na gitmiştik. Açık müze olduğu için girişte paramızı ödemiş, ardından oldukça sıcak bir havada, çalılar, kırmızı toprak ve taşların arasından bir süre yukarı doğru yürümüştük. Bu sırada içimden “buraya neden geldik yahu!” diye söyleniyordum.

Fakat ufak tepenin zirvesinden “doğal bir havuzu” andıran yeşilden-maviye doğru renk değiştiren küçük kumsalı gördüğümde kendimden geçmiştim. Ama beni asıl cezbeden şey, az sonra kumsaldaki minicik yuvarlağımsı beyaz-krem rengi, yeşil, kırmızı, gri ve daha bir sürü farklı renge sahip orijinal kumu idi. Çok sevmiştim.

99’da Sedir Adasına beraber gittiğimiz Hakan Tütüncü, yıllar sonra (sanırım 2005 ya da 2006’da) buraya bir kere daha gittiğini ama artık kumların çalınmasını önlemek ve korumak için çok fazla önlem aldıklarını, bunun da insanı oldukça sıktığını söylemişti.

Kafamdaki bu bilgilerle, müze kartımızı gösterip ücretsiz olarak adaya girdik. Alışık olduğumuz sıcak ve kırmızı topraklı taşlar arasından tepeye çıktıktan sonra ilk gözüme çarpan şey “inanılmaz” kalabalıktı! Kumsalı iplerle denizden ayırmışlardı ve bir görevli elinde düdüğü ile kulübesinden kumsala girenleri gözetliyor, giren olursa da düdüğünü çalıp çıkması için uyarıda bulunuyordu. Şezlongların nerdeyse tamamı doluydu ve akın akın insan gelmeye devam ediyordu. Ama bunlara rağmen denizi ve iplerin altına uzanıp oynadığım kumları yine görülmeye değerdi.

Adadaki Kıstak Kilisesi, Anfi Tiyatro ve Apollon Kutsal Alanı’nı gezdikten sonra tekneye ulaşıp adanın karşısındaki İnce Kum’a demirledik. Oldukça temiz suda bir süre yüzdük ve fosforlu yeşil balıkları gözlemledikten sonra Akyaka’ya doğru yola çıktık.

20 Ağustos 2012, Pazartesi

20 Ağustos sabahı 8 civarlarında bisiklet kiralayıp kumsal yolu, orman kampı girişi ve akabinde ana yoldan Çınar koyuna doğru yola koyulduk. En son 14-15 yıl önce bisiklete binen biri olarak elimden geldiğince çaba sarf ettim ama yokuş çıkarken şekilden şekle girmekten kurtulamadım. Ara sıra bisikletten inip yürüdüm. Ama özellikle yokuş aşağı bisiklet süremnin çok zevkli olduğunu hatırladım. Çınar’a vardıktan sonra plajın kenarında, ağaçların altında kahvaltı yapacağımız bir yer gördük. Tek kişilik kahvaltı söyledik. 12,5 liralık kahvaltı ve bir çaydanlık çay çok lezizdi. Sahanda yumurtada kullanılan tereyağı yıllar önce annemde yediğim az tuzlu ve kokusuz tereyağına çok benziyordu. Portakal ve üzüm reçelleri, peynirler ve zeytinler de oldukça başarılıydı.

Kahvaltının ardından dağdan gelen soğuk suyun denize döküldüğü azmağı geçerken buraya 12 yıl önce geldiğimi anımsadım. Ve benim “Gökova’da denize girdik. Yüzerken dağdan gelen soğuk suyun denize karıştığı yerler buz gibiydi” diye anlattığım yerin burası olduğunu hatırladım. Ama biz geldiğimizde burada hiçbir şey yoktu. Yanlışım yoksa şezlong bile yoktu. Yerlere havluları serip uzanmıştık. Azmağın etrafındaki sazlıklar daha tıraşlanmamıştı. Bunları hatırlamak çok ilginçti!

Denize girdikten sonra duş almak yerine anlık olarak azmağın oldukça soğuk suyuna kendinizi bırakıp ardından çıkmak inanılmaz güzel bir duyguydu! Aklıma Çıralı’nın dibindeki soğuk su geldi. Öğleden sonra denize girecek yer kalmamıştı. Önceki günler gibi çok ama çok kalabalıklaşmıştı…

Saat 5’e kadar orada takılıp ardından bisikletlere atlayıp, daracık yolda sağlı-sollu park etmiş arabaların arasından, arkadan gelen ve yavaşlamadan sadece korna çalıp sürmeye devam eden sürücülerin önünde tehlikeler atlatarak Eski İskele’ye geldik. Çok şirin görünüyordu. Çok da az insan vardı. Kumsal yoktu ve insanlar denize iskeleden atlayarak giriyorlardı. Ama sonradan insanların teknelerden ve yakıt atıklarından ötürü burada denize girmeyi pek tercih etmediklerini öğrenecektik.

Birkaç fotoğraf çektikten sonra orman kampında Pembe teyzenin yanına gittik. Kampa yeni gelen yeğeni ile tanışıp bir süre laklak ettikten sonra tuvalete gitmek üzere yürüyüşe çıktık. Az sonra, yıllardır kafamda kurduğum “çadır kampının” aslında buradaki çadır kampıyla hiçbir alakası olmadığını görecektim. Karavanlar, çadırlar, bezler, demirler ve süslemelerle “ev gibi” döşenen “yaşam alanlarını” görünce şok geçirdim. Önlerine mermerlerle yol yapılanlardan, bibloları, süs havuzu olanlara kadar, televizyondan çamaşır makinesine, koltuk takımlarından geniş mutfaklarına kadar her şeyleri vardı. Tabi şunu da belirtmek gerekir ki, burada yaşayanların birçoğu yıllarının 6-7 ayını burada geçiriyorlarmış.

Akşam balık ekmek yemek üzere azmağa doğru yola çıkarken aklım sezonun ilk maçında Ankara’da Antalyaspor ile oynayacağımız maçtaydı… (Maç anımı okumak için tıklayın…) 3-1’lik galibiyetin de verdiği moralle oldukça güzel bir gece geçirdik.

Dönüş günü öğlene kadar Apart’ın havuzunda zaman geçirdik. Ama gariptir saatler ilerledikçe burası da ana baba gününe döndü. Odamızı boşaltıp, çantalarımızı emanet ettikten sonra Azmak turu için tekrar kumsala indik.

Yeşil rengin hakim olduğu, sazlarla çevrili, soğuk ve cam gibi saydam azmağa ayağımızı sokup tekne ile dolaşırken etrafı izlemek nefisti. Bir ara demir atıldı ve isteyenler tatlısuya girdi. Fakat biz böyle bir aktivite olduğunu düşünmediğimizden yanımıza hiçbir şey almamıştık. Güzel bir geziden sonra balık ekmek ve zeytinyağlılar yedikten sonra dönüş psikolojisine girmeye başladık. Ve akabinde güzel bir tatil daha son buldu…