Şub 7 2012

Geçmişi Hatırlamak: Barışmak

Çocukluğun Hayal-Meyal Anları

Birisi benden 5 (Ömür), diğeri ise 8 (Ömer) yaş büyük olan iki abim var. Çocukluğumda en büyük olanla hayatlarımız çok az kesişmişti. Onunla gittiğim yerlerde tüm paraları onun ödemesi aklımda kalan en güzel kesişmelerden. Ortanca abim ise çocukluğum boyunca her gün hayatımdaydı. Arkadaşlarıyla bir halı saha takımı kurmuşlardı. Adı da yaşadığımız semtin adıydı: FC Esat! Mavi-Beyaz formalar bile yaptırmışlardı. Ben o takımda (sanırım) hiç yer almadım. Çünkü abimin dediği gibi “topu ayağıma alınca kafamı kaldırmazdım” ve sürekli top kaptırırdım. Ama işin özü, tek tük sahaya çıktığım maçlardan önce (FC Esat’ın maçları değil sadece hazırlık maçları) kendimi göstermek ve mavi-beyaz formayı kapma hayalleri kurmamdan kaynaklanıyordu. Her top ayağıma geldiğinde panikler, kafamı kaldırmadan bir an önce toptan kurtulmak için gelişi güzel vururdum. Ama bu hamleyle çoğu zaman topu kaptırır ve üzüntü yaşardım…

O yıllarda üç kardeş birden (ve hatta 2 amca oğlu ile birlikte), Türkiye’de doğan her erkek gibi bir aile büyüğünün takımına gönül veriyorduk.  Savaş eniştemin tuttuğu takıma…

Çocukluğun verdiği hevesle ve fanatizmle Beşiktaş’ı tutuyordum. Ama hastalıklı bir ruh haliydi bu, çünkü Beşiktaş’ın yenildiği maçlardan sonra ağlıyor hatta uyuyamıyordum. Tek doğrum Beşiktaş’tı. Diğerleri ise Beşiktaş’a sürekli çelme takmak isteyen yalancı ve şarlatanlar. Bu yüzden diğerlerinden ciddi ciddi nefret ediyordum!

Yıllar geçiyordu…

1992-93’de Ömer abimle birlikte hayatımın ilk maçına gidiyordum. Gençlerbirliği-Beşiktaş maçı. Gecekonduda Gençlerbirliklilerin yanındaydık. Hayal-meyal hatırlıyorum. Çok sakin bir maçtı. Hatta vasat. Sadece bir genç Beşiktaşlının birkaç klas hareketi heyecan yaratıyordu. Sonradan adını bolca duyacağımız genç futbolcu Sergen Yalçın’dı…

Körlük derecesinde bağlı olduğum Beşiktaş’ın şampiyonluğa oynadığı 1994-95 sezonu. Aynı zamanda büyüdüğüm ve “sorgulamaya başladığım” yıllardı. İlk işaret, “Beşiktaş’ı çekemiyorlar!” diyerek küfürler yağdırdığım rakip takım (genelde Anadolu) oyuncularının maçtan sonra “hakkımızı yediler, biz de ekmek parası için mücadele ediyoruz!” sözlerinin içimde bir şeyleri hareketlendirmesiydi.

Aslında “bu saçmalıktan” iyice sıkılmıştım ve kızgındım! Onların haksızlığını ispatlamalı, Beşiktaş’ı aklamalı ve bu davayı “ebediyen” bitirmeliydim. Maçları daha dikkatli izlemeye başladım. Tekrarları daha özenle takip ediyordum. Maç sonundaki röportajları, yorumcuların sözlerini, gazeteleri daha çok izliyor/okuyordum. Bir yandan da tartıyordum.

Fakat yola çıkma sebebimden sapmaya başlamıştım. Çünkü daha önce görmediğim şeyleri görüyordum. Uyduruk penaltılar, ofsayt goller, hakem takdirlerinin “güçlüde” toplanması…

Bugüne kadar “kayıtsız şartsız” inandığım şeylerin aslında kocaman bir yalan olduğunu görmek beni korkutmaya başlamıştı. Ama üzerine gitmeliydim. Belki de hepsi gerçekten hakem hatalarıydı. Rastlantıydı…

Ama günler geçtikçe umudum tükenmeye başlıyordu. Şampiyonluğa giden takımımın birileri tarafından itilmesi kanıma dokunuyordu. Çünkü ortada bir dengesizlik vardı. Beşiktaş’ın kayrıldığı maçlarda rakip kendisinden 10 kat daha güçsüzdü! Ve buna rağmen kol kanat gerilmeye ihtiyaç duyuyordu…

Bir yandan da bu sorgulama aşamasını kimseye belli etmeden devam ediyordum. Sonuçta ülkede taraftarlık namus meselesiyle eş değerdi. Birilerinin siz doğarken omuzlarınıza yüklediği yükü tüm hayatınız boyunca taşımanız bekleniyordu. Bir de bunu yaparken bazı şeyleri hasıraltı etmeniz, görmezden gelmeniz isteniyordu.

Ama artık görmezden gelemiyordum. Sanki birileri göz kapaklarıma kürdan yerleştirmişti. Karar aşamasında olduğum gün, Beşiktaş’ın artık bana ihtiyacının olmadığına karar verdim. Hem onu benden daha çok “destekleyenler” vardı, hem de artık bu “haksız kazancı” taşıyamayacağımı anlamıştım. Çünkü bana ağır geliyordu ve en önemlisi artık taşımak istemiyordum.

Uzağı Tercih Etmek / Nefret

Tüm hayatı futbol olan, her maç sonrası VHS kasetlere maç özetlerini kaydeden, gazetelerden takım logoları kesip video kasetlerine “indexler” yapan 16 yaşındaki çocuk büyüyordu. Büyürken de futbolu ardında bırakıyordu.

Hiçbir maçı izlememeye, okumamaya, takip etmemeye başladım. Futbolu hayatımın en uzağına koymaya çalışıyordum. Karşıma çıktıkça “bir şekilde” ondan uzaklaşıyor, çok ısrar eden olursa bir iki kelime edip susuyordum. Çünkü içimde çok büyük bir kızgınlık vardı. Birilerinin beni aptal yerine koyduğunu düşünüyordum. Güçlü olanı daha da güçlü hale getirmek için yapılanların bir de göstere göstere yapılması zoruma gidiyor, sinirlerimi bozuyordu. Her aklıma geldiğinden futboldan bir kere daha nefret ediyor ve tekrar uzağı tercih ediyordum.

Isınma Pasları

2000-01 sezonu. En büyük abimin gönlü, yıllar önce Beşiktaş’tan Gençlerbirliği’ne kaymıştı. Beni arıyor ve “Oğlum akşam Fenerbahçe ile Türkiye Kupası finali oynayacağız. Kesin izle. Takım gör!” diyordu. Ne yalan söyleyeyim içimden izlemek falan gelmiyordu. Futboldu sonuçta. Ne değişmiş olabilirdi ki? Ama abim ısrar ediyor ve kıramıyordum “tamam” diyordum “izleyeceğim.”

Akşam televizyonun karşısına geçiyordum. Fenerbahçe maçın hemen başında öne geçiyor, Gençlerbirliği beraberliği yakalıyor, ikinci yarıda öne geçiyor ama Fener beraberliği yakalıyordu. Uzatmalar ve penaltılardan sonra  Gençlerbirliği kupayı kazanıyordu. Mutlu oluyordum. Heyecanla telefona sarılıp abimi arayıp tebrik ediyordum…

Futboldan uzak kaldığım 6-7 yıldan sonra ilk kez bir maçın tamamını izliyordum ve hoşuma gidiyordu…

Taşın Altına Elini Koyma İsteği / Sakin Bir Liman

2001-02 sezonunda yine abimin ısrarı ile sezonun son maçlarından birine gidiyorduk. Neredeyse hiçbir şey hatırlamadığım maçtan birkaç ay sonra Gençlerbirliği kombinesi alıyordum…

Gençlerbirliği sezona çok iyi başlıyor. Sonra duruluyor. Sonra tekrar atağa geçiyordu. Bu süre içinde tribündekileri gözlüyor, hareketlerine dikkat ediyordum. Gergin maçlar da bile küfredilmemesi ve taraftarlar arasında beklediğimden çok kadının olması ilginç geliyordu. Daha önceleri okuduğum, izlediğim tribün kültüründen çok farklı bir kültür vardı ortada. Hoşuma gitmişti…

Tribündekilerle arkadaşlıklar kuruyordum. Konuşuyor, paylaşıyorduk. Her birinin hayatlarında bir kırılma noktası olduğunu ve ondan sonra “kendi iradeleriyle” bir takım seçtiklerini öğreniyordum. Kimisi Gençlerbirliği’nin kimliğini seviyor, kimisi renklerini seviyor, kimisi tribününü seviyor, kimisi de Gençlerbirliği’nin sakinliğini, kendi halindeliğini seviyordu…

Benim için ise Gençlerbirliği, “kazan da nasıl kazanırsan kazan” düşüncesinin uzağında sakin bir liman oluyordu. Bir yandan da futboldan nefret etme sebebim olan “haksızlıklara karşı” taşın altına elimi koyma fırsatı…

Nefreti Hatırlama

2002-03 sezonu beklediğimden çok farklı bir sezon oluyordu. Çünkü Gençlerbirliği, dar ve tecrübesiz kadrosu ile kendinden “onar kat” büyük ve güçlü takımlarla şampiyonluk mücadelesine girişiyordu. Bir süre sonra sürekli iyi sonuçlar alan Kırmızı-Siyahlılara ufak ufak tırpanlar gelmeye başladı. Hem de göstere göstere! Ama Gençlerbirlikliler “onları da” yenerek yollarına devam ediyorlardı.

Önceleri “Olur böyle şeyler. Hakem her yerde hata yapıyor” diye düşünsem de, bir süre sonra sonuca etki etme hamleleri canımı sıkmaya başladı. Maçları daha dikkatli izlemeye, tekrar tekrar pozisyonları tartmaya başlamıştım.

Her geçen gün futboldan nefret etme sebeplerim tekrar gün yüzüne çıkıyordu. Ama gariptir bu sefer “diğer” taraftaydım. Hakkı yenilenin yanındaydım…

Sonunda takımın gardı bir şekilde düşürüldü ve ligi üçüncü bitirdik. Hiçbir hedefi kalmamasına rağmen ligin son maçına daha bir coşkulu gittik. Takımı tribüne çağırıp dakikalarca alkışladık. Çünkü yine “güçlüler” kazanmış olsa da onlar ellerinden geleni yapmışlardı… Herhalde o gün gerçekten Gençlerbirlikli olduğumu anladığım gündü.

2003’ün sonlarına doğru amca oğlu Süleyman’la birlikte gencler.org’u kurmaya ve içini doldurmaya başladık. İşte o günlerde Tanıl Bora’nın “Ankara Rüzgarı: Gençlerbirliği Tarihi” kitabını görüp Kırmızı-Siyahlıların tarihini öğrenmeye, araştırmaya ve paylaşmaya karar verdim. Bu adım aslında tüm hayatımı değiştirecekti. Çünkü bir yandan karar aşamasında olduğum mesleğimi belirlememi, bir yandan da bir sürü değerli Gençlerbirlikli ve futbol araştırmacısıyla tanışmamı sağlayacaktı…

Olgunluk / Cefa Zamanları

2003-04 sezonunda UEFA Kupası’ndaki güzel günlerin ardından Gençlerbirliği yine sakin liman oluyordu. Düşme sorunu olmadan yıllarca 5-8 arasında yer alıyorduk.

2006-07 sezonunun devre arasında en iyi oyuncumuz (defansın göbeğinde oynayan) Risp’in çok (ama gerçekten çok) komik bir rakama Trabzonspor’a satılması ve ikinci yarı peynir ekmek gibi gol yemeye başlamamızın ardından Gençlerbirliği bir türlü eski günlerine dönemedi.  10-15 arasında dolaşmaya başladık ve 3 kere küme düşmekten son haftalarda (2007-08’de son hafta) yırttık.

Bu dönemde “Risp” benim bayrağım oldu. Çünkü bana kötü yönetimi ve tehlike çanlarını anımsatıyordu…

Cefa dolu yıllar geçtikçe olgunlaşıyordum. Tribündekiler “dostlarım” oluyor, kötü bir sezon sırf onları “topluca” görmek için tribünde yerimi alıyordum. Kötü bir maçta yanımdakine dönüp muhabbet ediyor, maç sonralarında hayatı paylaşıyorduk…

Gençlerbirlikli olmayı da öğreniyordum. Rakip takıma, rakip taraftara saygı duymayı. Kazananı alkışlamayı. Ne olursa olsun küfretmemeyi. Futbolu “sadece” futbol  olarak görmeyi. Ondan zevk almayı. Eğlenebilmeyi. Kendi takımından biri bile yapsa ırkçılığa karşı olmayı. Kendi takımına yarar bile sağlasa haksızlığa karşı durmayı…

Bu süre zarfında, hiçbir takımla düşmanlığı olmayan Gençlerbirlikliler olarak defalarca deplasmana gidiyorduk. Çoğunda büyük bir saygıyla karşılanıyor, hiç tanımadığımız ev sahibi takım taraftarlarıyla maç öncesi-sonrası (skor ne olursa olsun) muhabbet ediyor, atkı-forma değiştiriyorduk.

2011-12

Daha kötü bir kadroyla ve daha önce takımda görev almış bir hocayla 2011-12 sezonuna başlamak üzereydik. Hiçbirimizin büyük bir beklentisi yoktu. Hatta “eyvah” diye geçiriyorduk içimizden.

Fakat daha önceki gelişinde hiç “tanışamadığımız” Fuat hoca, sezon başlamadan önce farkını ortaya koyuyordu.  Türkiye’de ilk kez bir teknik direktör – taraftar buluşması düzenliyordu. “Beni daha iyi anlamanız için kendimi anlatmalıyım” diyor ve her maçın ardından samimi ve içten açıklamalar yapıyordu. “Eksiklerimizi daha iyi görmek için bir de sizin açınızdan bakmalıyım” diyor ve taraftarı her platformda dinliyordu…

Bu yazı yazıldığında Gençlerbirliği ligde 25 maç sonunda topladığı 43 puanla 4. sırada yer alıyor. Benim Ankara’daki tüm maçlarını tribünden izlediğim ve son maçta Gençlerbirlikli olduğuma karar verdiğim 2002-03 sezonundan sonraki en iyi sezonunu geçiriyor. Hem de o yıla göre daha tecrübesiz bir kadroyla bunu başarıyor. İzlediğim her maç tribündeki ilk günlerimi hatırlatıyor.

Takım oyunu oynayan, birbirinin eksiğini kapatan, bitiş düdüğüne kadar savaşan, pes etmeyen takım, geçmişimi hatırlatıyor. Futbolla, taraftarlıkla tanışmamı. Gençlerbirliğini seçmemi. Ve o günlerle barışmamı…

Share

Eyl 27 2011

Yenilsen de Yensen de Notları (24 Eylül 2011)

Her şey bundan birkaç hafta önce Hakan ile yaptığım telefon görüşmesi ile başladı. Hakan, İstanbul’a ne zaman geleceğimi soruyordu. Geçen hafta sonunun en iyi tercih olduğu konusunda karar kıldık.

13 Eylül Salı günü, Avenue’da Alper Tunga Özdemir’in yönetmenliği ve Ali Ekber Düzgün ile Hakan Kaynar’ın danışmanlığında hazırlanan, Gençlerbirliği başkanı İlhan Cavcav’ın hayatını konu alan “Büyük Başkan” belgeselinin galasına Ural ve Zeynep ile birlikte katılmıştım. Orada bulunan Bağış Erten ile birkaç yıl önce Livorno – Adana Demirspor maçında yüz yüze tanışma fırsatım olmuştu. Tanıl abi beni, Banu Yelkovan, Yiğit Uluer ve Akif Kurtuluş ile tanıştırmıştı.

Belgesel herhangi bir dış anlatım olmadan İlhan Cavcav’ın kendisi ve etrafındakilerin “İlhan Cavcav”ı anlatması ile hazırlanmıştı. İsmine tezat bir şekilde “neyse o” tadındaydı.

Bu geceden bir-iki gün sonra Bağış, Yenilsen de Yensen de programına katılacak bir Gençlerbirlikli olup olmadığını sordu. Benim de hafta sonu planıma uygun olduğu için kendisine, gelebileceğimi ilettim. İlk planda program için Erdem de vardı ama uygun gelmedi…

Cuma akşamı İstanbul’da Hakan ve Özlemle buluştuk. Çukur’da nefis bir şeyler atıştırdık. Tek üzüntü kaynağı oranın en özel yiyeceği olan Patates köftesinin olmamasıydı. Bir sonraki gün Maslak’daki NTV binasına gitmek için yola çıktım. Mecidiyeköy’den metroya atladım ve Sanayi mahallesinde indim. Yukarı çıktığımda buranın yanlış adres olduğun fark ettim. Ben Atatürk Oto Sanayi durağına gitmeliymişim. Tekrar metroya bindim. Boş metroda iki kişinin spor muhabbetlerine kulak kabarttım. İçimden bir ses, onların da NTV’ye gittiklerini söylüyordu. Metro’dan inerken onlarında indiğini görünce iyice emin oldum. Çıkışa doğru yanlarına yaklaşıp arkadaşlardan birine, “Büyükdere caddesi nerede acaba?” diye sordum. Tam anlatırlarken, “aslında ben NTV’ye gideceğim” dedim. Beklediğim gibi “Biz de oraya gidiyoruz” dedi. Sonra, “NTV mi? NTV Spor mu?” sorusuna “NTV Spor” diye yanıtlayınca, “Yenilsen de Yensek de’ye mi?” diye sordu. “Evet” dediğimde ise bana dönüp, “Bağış abi?.. Ankara?.. Gençlerbirliği?..” dedi. Ben de içimden “bu kadar da değil yahu” diye geçirdim. Sonradan bana soruları soranın programın mutfağından Onur olduğunu, diğer arkadaşın ise programa katılacak Kemal olduğunu öğrendim.

Bu güzel rastlantıdan sonra Onur ve Kemal ile birlikte Onur’un masasına gittik. Programa daha 1 saatten fazla vardı. Benim algıladığım kadarıyla, NTV, NTV Spor ve CNBC-e’nin iç içe bulunduğu ve ciddi anlamda labirent gibi olan ofiste tuvaleti ararken ve dönüşte ufak çaplı kaybolmalar yaşadım…

Onur bize yiyecek bir şeyler ısmarladıktan sonra, Bağış, Banu Yelkovan ve diğer arkadaşlar geldi. Bir şeyler atıştırırken genel bir tanışma bölümü yaşadık. Bunun ardından toplantı salonunda Bağış ve Banu Yelkovan, programın konusunu ve ufak bir şekilde nelere dikkat etmemiz gerektiğini söylediler. Toplantı son derece eğlenceli geçti.

Ardından canlı yayına girdik.

Programın başında, arkamdaki kameraman arkadaş birilerine yavaşça “Gençlerbirliği, Ankara, Alkaralar” diye bir şeyler anlatıyordu. Ben de altyazı yazacaklar herhalde diye geçirmiştim içimden.

İlk anlarda biraz heyecanlı olsam da, Bağış, Banu Yelkovan’ın rahat tavırları beni son derece normale döndürdü. Zaten program sırasında sürekli konuklara bakıp hafifçe el kaldıranları süzüyorlar ve konuşan arkadaşın cümlesi biter bitmez ona söz hakkı veriyorlardı. Arada yaptıkları eklemeler ve yönlendirmeler ise programı akıcı kılıyordu.

Reklam aralarında verilen su molaları ve yapılan muhabbetler ise son derece güzel ve eğlenceli idi. Program bittikten sonra Onur’un yanıma gelip, “abicim yukarıda senin Ortega’ya mı yoksa Carvalho’ya mı daha çok benzediğini tartışıp durduk” demesi üzerine arkadaşlardan biri “abi arkadaş Kolombiyalılara benziyor” sözlerine çok güldüm.

Program çıkışında Sine Büyüka’yı gördüğümde bir an duraksadım :) Ondan sonra da Bağış, Hilal Gülyurt ve Galatasaraylı bir arkadaşla Kadıköy’e kadar beraber gittik. Yolda doğal olarak futbol üzerine muhabbet ettik.

Kadıköyden sonra vapurla Beşiktaş’a geçtim. İlk amacım Ortaköy’e gitmekti ama Adem aradı ve “İstanbul’a geliyorsun haber vermiyorsun” diyince yönümü İstiklal’e çevirdim. O ve kız arkadaşı ile buluşup çay içerken elimi cebime attım ve… Kimliğimi NTV güvenliğinde bıraktığımı fark ettim. Söylenmeler ve küfürler arasında onlardan ayrılıp 1.5 saat sürecek git-gel ile kimliğimi geri alıp döndüm.

Sonra da Hakan’ın arkadaşı Kerem’in doğum gününde zaman geçirdik… Pazar günü Ankaragücü – Gençlerbirliği maçına 30 dakika kala yetiştim. Vasat bir maçtı. Ankaragücü kötü ötesi biz ise yüzde 15 daha iyiydik. 86. dakikaya kadar 1-0 götürdük ama maç 1-1 bitti…

Share

Mar 11 2011

Sakin Bir Liman…

Çoğu konuda gözlerimizi bir limana bağlı olarak açarız… Bu limana ne zaman ya da nasıl geldiğimiz, çoğu zaman aklımızın ucundan dahi geçmez… Ya başkalarının seçimleridir ya da “ne bileyim… Öyle işte…” dir…

Bağlı olduğumuz limanın bizi sıktığı, daralttığı anlara olan şahitliklerimiz arttıkça denize açılmak isteriz… Ama çoğu zaman bilinmezlikten ya da “diğerleri ne der?”den ötürü bağımızı kopartmaya korkarız…

Oysa yaşadığımız toz duman göze alınırsa, sakin bir limana duyduğumuz özlem derinlerde bir yerde gün geçtikçe boy atmaktadır… Ama çoğu zaman “anlık zevkler” yüzünden gözlerimizi kapatmayı seçeriz…

Alınan kötü bir sonuç… Rakip takım taraftarı arkadaşların alaycı hatta küçük düşürücü tavırları… Sakin bir günde kıçınızla güleceğiniz bahanelere sığınmak… Maç öncesi ve sonrası başkanın, yönetimin, futbolcuların yaptığı “ağır” suçlamalarla dolu açıklamaların bünyeyi iyice germesi… 90 dakikalık bir “şov”un haftalarca süren bir eziyete dönüştürülmesi… Yaratılan günah keçileri ve “kendimizden başka hiçbir dostumuz yok” söylemleri ile iyice milliyetçileşen hırçınlıklar… Kaybedilen her maçın altında bir şeyler aramak… Paranoyaklaşmak… Asla ama asla rakibin galibiyetini kabullenmemek… Tamamen “taraflı” bir köşe yazarının, yorumcunun söyledikleri üzerine deliye dönüp, telefona, faksa, e-maile sarılmak… Zevk almak mı? Toz duman içinde “sadece nefes alsak yeter”ler…

Az da olsa… Bu kargaşa içinde olmaktan sıkılıp iplerini çözen ve sakin bir liman aramak için denize açılmayı göze alanlar da var…

Maç günleri formasını giyip arkadaşları ile takıldığı mekanda biraz laklak ettikten sonra hep beraber stadın yolunu tutmak… Statta diğer arkadaşlar ile hasret gidermek… Maç içinde kızmalar, sinirlenmeler, bağırıp çağırmalar, sevinmeler… Maçtan sonra hep beraber genelde hep aynı mekana gidip biraz maçtan, biraz hayattan konuşup geceyi tamamlamalar…

En önemlisi de bir sonraki gün açtığınız hiçbir kanalda, hiçbir spor programında ya da gazetede takımınıza dair öyle uzun uzun yazılar, muhabbetler görmemek… 90 dakikalık bir şovun 6 saat sündüre sündüre konuşulması yerine maksimum 5 dakika konuşulmasının ya da birkaç paragrafla özetlenmesinin değerini anlamak… Bir gün sonra okulda, iş yerinde diğer takım taraftarı arkadaşlarınızın sizi suçlar, aşağılar bakışları yerine “nasıldı sizin maç?” diye daha sakin bir muhabbet ortamına davet edişleri… “Büyük” takımlardan biri ile oynanan maçtan sonra rakip takım taraftarının sizi o “alıştığı” ortama çekmek için en fazla 2-3 dakika uğraşması ama sonrasında sizin umursamaz ve kışkırtıcısız tavrınızdan ötürü söylemlerinin bir anda değişmesinin derinden gelen hazzını hissetmek…

Maçı sadece maç olarak görmek ve yaşamaya çalışmak… Bu oyunun 3 sonuçlu olduğunu unutmamak, kaybedince rakibini tebrik etmesini bilmek… Bu oyunun en az 2 kişi ile oynandığını anlayıp diğerini yok saymamak… Sadece kendi takımı aleyhine yapılan haksızlıklara değil lehine yapılanları da dillendirmek ve onların karşısında durabilmek…

Gençlerbirliği ya da –çoğu zaman- bir başka Anadolu takımı taraftarı olmak, toz duman içinde yaşamaktansa, uzakta olup yaşadığını hissetmeyi tercih edenlerin limanı olur çoğu zaman…

Ama kargaşa içinde gözlerini açan bir takımın taraftarı çoğu zaman “diğerleri ne der?”den ötürü bağını kopartmaya korkup nefret/kaos/stres içinde yaşamaya devam eder…

11 Mart 2011

Share

Mar 4 2011

Hep Bir Sonrakine…

Hayat o kadar hızlı ilerliyor ki… Hızına yetişmek çok güç…

Dün yaşananlardan bugüne bakıldığında durumun nasıl değiştiğini anlamak zor geliyor… Bir son dakika problemi ile tüm planlar altüst oluyor… Gardı düşüyor insanın bir “olan” karşısında… Savunmasız kalıyor bir ufak hatayla ya da diğer(ler)inin hatasıyla… Hatta bazen sil baştan başlamak gerekiyor… A’dan z’ye… Zor geliyor ama hayat devam ediyor…

Bir de mutlu olunan anlar var elbette… Tozun dumanın azaldığı, görüş mesafesinin arttığı anlar… Uzun zamandır beklenen bir ana erişmek… Bir beklentinin olumlu bir şekilde sonuçlanması…

Futbol taraftarları da hayatlarındaki bu iniş çıkışlar içerisinde tuttukları takımın maçlarını iple çekip onlara yükledikleri anlamların değerini bulmak için beklemeye koyulurlar… Bazen oyuncularından birinin yaptığı hata tüm takımın gardını düşürür, planlar altüst olur… Sonra bir diğer oyuncunun gayreti taraftarın beklentilerini olumlu bir şekilde sonuçlandırır… Tüm planlar bir kere daha değişir… Bir ümit doğar… Skor olarak oyunun başına dönülmüştür belki ama bu dönüş olumludur… Çünkü içinde pozitif bir beklenti de yaratmıştır… Bir nefis şutun ahlar-vahlar arasında direkten dönmesi… O kadar yaklaşmışken kaçırılan bir anın acısı duyulur derinlerde… Ve maçın başında hata yapan oyuncunun dokunuşu ile çılgına dönülür… 0-1′den 2-1′e ulaşmanın hazzı hissedilir… Hayatın hızı gibi bir çırpıda biter-gider 90 dakika…

Bu sefer mutlu sonla bitmiştir hikaye ama mutluluğun tadını çıkartmak yerine bir sonrakine doğru yol almak yeğlenir… Çünkü elde etmişlik aynı zamanda değerini yitirmek demektir çoğuna göre… Daha 90 dakika önce “en önemli” olan, 90 dakika sonra nasıl olsa “cepte artık” mertebesine düşürülür…

İnsan koşmaya devam eder… Hiç durmadan… Çevresine bakmadan… Çoğu zaman bir sürü anı kaçırdığının farkına bile varmadan… Bir süre sonra neden koştuğunu unuturcasına…

Hep bir sonrakine… Hep bir sonrakine… Taa ki…

3 Mart 2011

Share

Şub 28 2011

Kârhanede Romantizm: Çocuklara özgürlük!!

26 Şubat 2011′de oynanan ve Gençlerbirliği’nin 4-2′lik galibiyetiyle sona eren Gençler-Ankaragücü maçından sonradeplasman tribünü olduğundan Gençlerbirliği tribünlerinde bulunan bizler bir süre bekledik. Bu bekleyiş içinde Ankaragücü tribününün tellerinden tırmanarak bizim bölüme geçen 7-8 yaşlarındaki 3 ufaklık sonradan bizlerin, polis ve  güvenlik güçlerinin şaşkın bakışları arasında tellere tırmanıp sahaya girdiler. Önce çimlere felan uzandılar ama sonra biri pet şişe bulup penaltı noktasına koydu, diğeri de kaleye geçti. Penaltı atmaya başladılar. Bizlerde hem vuruş hem de sonrasında tempo tuttuk…

Güzeldi…

28 Şubat 2011

2010-2011 Sezonu Spor Toto Süper Lig 23. Hafta Maçı Ankaragücü 2-4 Gençlerbirliği: http://www.macanilari.com/26.Subat.2011_2010-2011.Sezonu.Spor.Toto.Super.Lig.23.Hafta.Maci.Ankaragucu.2-4.Genclerbirligi-201020112302–.html

Share

Ara 31 2010

Futbolseverlik ve En Üst Aşamadaki Taraftarlık Üzerine

Futbol taraftarlığı ile futbolseverlik arasında hep bir ayrım olmuştur. Birçok kişi kendisinin “… taraftarı” diye tanımlanmasından büyük haz duyar. “Futbolsever” kelimesi ise daha çok “Tribünlerde binlerce futbolsever maçın başlamasını bekliyor…” gibi “genel” ve “çoğul” bir anlamda kullanılır.

Taraftarlığın birçok aşaması vardır. Bu aşamanın ilk basamağında yer alanlar sadece “… tutuyorum ama pek takip etmem” derken, son basamağındakiler “ben sadece … takımının taraftarıyım. Diğerleri umurumda bile olmaz” derler.

Bu aşamada yukarı doğru çıkarken futbolseverlik aynı oranda aşağıya iner… Çünkü basamaklar yükseldikçe futboldan çok sadece bir takıma olan sevginin şiddeti baskınlaşır. Öyle bir sevgidir ki bu, platonik bir aşk gibi yaşanır. O takım taparcasına yüceltilir. O’na şöyle ya da böyle eleştiriler sunanlar düşman ilan edilir. O’nu çağrıştıran renkler hayatın tek renkleri olur. O’nun başarısında en büyük hazlar yaşanır, başarısızlığında ise tüm dünya anlamsızlaşır…

Futbolseverlik ise en basit anlamı ile futbolu sevendir… Futbol oynamayı, futbol izlemeyi, futbol konuşmayı sevendir. Tuttuğu takımı seven ama bu sevgiyi rakipleri için nefrete dönüştürmeyendir. Futbolu kuralları içinde anlamlaştıran, kaybettiğinde üzülen ama rakibini de tebrik edendir. Çünkü takımı kaybetse de futbol oynanmış ve futbolsever de o futbolu izlemiştir…

Futbolsever yabancı bir şehre, yabancı bir ülkeye gittiğinde denk gelirse (hatta denk getirerek) hiç tanımadığı takımlar ve insanlar arasında maç izlemeyi sever. Çünkü farklı bir ülkedeki, farklı bir şehirdeki stadın, futbolun, taraftarların, futbolcuların nasıl olduğunu merak eder. Taraftar ise sadece kendi takımının başka şehirde, başka ülkede yaptığı maçları izlemek ister…

Futbolsever deplasmana gittiğinde rakip takımın atkısını / formasını hatıra diye satın alıp çantasına atar ya da maçta kendi takımının atkısı ile birlikte boynuna takar…

Futbolsever stadının dış sahasındaki amatör küme maçını Barcelona – Real Madrid maçını izliyormuş gibi dikkatlice takip edip oyunculara kendince not verir. Taraftar ise hemen stada gidip saatlerce kendi takımının sahaya çıkmasını bekler…

Futbolsever futbola ait her yazıyı, her kitabı, her araştırmayı okurken, taraftar sadece kendi takımı ile ilgili olanlara bakar…

Futbolsever dünyada tek bir takım varmış gibi davranmaz, zira futbol oynamak için en az 2 takım olması gerektiğini bilir…

30 Aralık 2010

Share