Kategori arşivi: Barcelona

2013-2014 Sezonunun Başkahramanı Atletico Madrid

Spain Soccer Champions League

Uzun yıllardır Real Madrid’in gölgesinde var olmaya çalışan ezeli rakibi Atletico Madrid’i daha çok Erdem’in PES maçlarındaki takımı olarak biliyorum. Yanlışım yoksa 2-3 sezon boyunca sürekli kırmızı-beyazlılarla karşıma çıkmıştı. Gençlerbirlikli olmasının da etkisiyle sahaya sürdüğü takımda genelde birkaç tane adı sanı duyulmamış genç futbolcunun olması, onlardan birinin gol atması ya da maçı kazanması durumunda bol bol geyiğe sebebiyet veriyordu.

2009-2010 sezonunda Avrupa Ligi Son 32 turunda Galatasaray’ı elediklerinde, aynı sezon finalde Fulham’a karşı kazanıp 48 yıl aradan sonra, tarihlerinde ikinci kez bir Avrupa Kupası’nı müzelerine götürdüklerinde, 2011-2012 sezonunda Avrupa Ligi Son 16 turunda Beşiktaş’ı elediklerinde ve finalde aynı başarıyı tekrarladıklarında da Kızılderili’leri ilgiyle takip etmiştim.

Bu sezon ise, Şampiyonlar Ligi’nin grup maçlarında beş galibiyet ve bir beraberlik alarak Son 16 Turuna kaldıklarında ilgimi çekmeye başladılar. Sonrasında da gözüm La Liga’daki şaşırtıcı performanslarına ilişti. Son 18 yıldır İspanya liginde adları pek duyulmayan kırmızı-beyazlılar, ciddi ciddi şampiyonluk mücadelesi veriyorlardı. Hem de İspanya ve dünya futbolunu her yönüyle kuşatan Real Madrid ve Barcelona’ya karşı.

Haliyle devamı çorap söküğü gibi geldi. Atletico’nun maçlarını takip etmeye, zaman buldukça da izlemeye başladım. Sahadaki tüm oyuncuların birbirlerinin eksiklerini kapatarak, birbirlerine destek vererek, inanılmaz bir uyum ve hırsla mücadele etmeleri oldukça ilgi çekiciydi. Sanırım bunun zirve noktası, 9 Nisan’da Şampiyonlar Ligi Çeyrek Final rövanş maçında Vicente Calderon’da oynadıkları Barcelona maçıydı. Ben de evde spiker sesini kapatarak, sadece tribün sesleriyle maçı izlemiştim. Tek kelimeyle hem atmosfer, hem de ortaya koydukları futbol nefisti! İlk 18 dakikada attıkları bir gol ve direkten dönen üç top efsane bir maç izlediğimizin habercisiydi. Teknik direktör Diego Simeone’nin heyecanı, futbolcularının yaptığı güzel bir hareketten sonra kollarını havaya kaldırıp, onları tebrik eden heyecanlı alkışlarına tribünlerin verdiği destek ve tezahüratlar yaşanmaya değerdi. Hele bir de 1-0 kazanıp tur atladıklarında stadyumdaki coşku inanılmazdı. İşte o an, 2008’de Madrid’de Santiago Bernabeu’ya gidip 8km uzağındaki Vicente Calderon’a uğramamamın pişmanlığını yaşadım.

Günler geçtikçe maçları daha bir gazla takip etmeye ve elbette Atleti hakkında araştırmalar yapıyordum. Bu sırada ilginç birkaç bilgiye de ulaştım. Mesela, Atletico’nun 1995-96 sezonunda La Liga’da kazandığı son şampiyonlukta Diego Simeone, Kırmızı-Beyazlıların formasını giyiyordu.

Derken, ilk maçı 1-1 sona eren ve çoğu için, “buraya kadarmış” diye adlandırılan Şampiyonlar Ligi Yarı Final rövanş maçı geldi çattı. Rakip Mourinho’nun “bol defansif” takımı Chelsea idi. Hele bir de maçın başında Maviler öne geçince düşünceler pekişiyordu. Ama Kızılderililer, bu sezon bir sürü maçta yaptıkları gibi disiplinli ve arzulu futbollarıyla işin peşini bırakmadılar ve sahadan 3-1 galip ayrılarak, tarihlerinde dördüncü kez katıldıkları Şampiyonlar Ligi’nde ilk kez finale yükseldiler. İşin ilgi çekici yanı ise, finalde karşılarına ezeli rakipleri olan Beyazlar’ın çıkmasıydı. Avrupa Kupaları tarihi boyunca finalde ilk kez aynı şehrin iki takım kapışacaktı.

Maçtan sonra Simeone’nin, futbolcularının annelerine, böyle büyük taşakları olan (Türkiye basınına göre “yürekli”) çocuklar doğurdukları için teşekkür etmesi de ilginç bir ayrıntıydı.

Atletico’nun Chelsea maçının dönüşünde Valencia’da oynadığı Levante maçında şok bir yenilgi alması ve ardından evlerinde, 18 yıllık özleme son vermek için çıktıkları Malaga maçından sadece bir puan çıkartmaları, işleri son hafta Camp Nou’da Barça ile oynayacakları “final” maçına bıraktı.

Kötü bir sezon geçiren ve gelecek haftaya kadar “gelecek sezonu düşünüyoruz” diye açıklamalar yapan Barça’nın bir anda potaya girmesi son hafta oynanacak maçın değerini bir hayli yükseltti. Hem sezonu kupayla kapatmak, hem de Atleti’den Şampiyonlar Ligi intikamını almak için Bordo-Mavililerin maçı kazanmaları gerekiyor. Ama bir yandan da bu sezon rakibine karşı oynadığı 5 maçta, 1 galibiyet ve 4 beraberlik alan Atletico’nun Şampiyonlar Ligi Çeyrek Finalinde ortaya koyduğu futbolu tekrarlaması halinde kupa Madrid’e gidebilir.

1994-97 yılları arasında Atletico Madrid’in formasını ıslatan ve bu süre zarfında bir kere de La Liga şampiyonluğu yaşayan Arjantin’li Diego Pablo Simeone, 2011-12 sezonunda Döşemeciler’in başına geçti. İlk sezon 56 puanla La Liga’da 5. oldular, Avrupa Ligi ve Süper Kupa’yı kazandılar. 2012-13 sezonunda 76 puanla La Liga’da 3. oldular ve finalde Real Madrid’i yenerek Kral Kupası’nı kazandılar. Bu sezon ise bitime bir hafta kala La Liga’da 89 puanla liderler. Ve daha önemlisi, hem La Liga, hem de Şampiyonlar Ligi kupalarına bir maç uzaktalar.

Geçen hafta Diego Simeone’nin Şampiyonlar Ligi Magazin’de söylediği gibi, Atletico, 3 yıllık yatırımın ve istikrarın meyvelerini topluyor. Her sezon gelen gidenler olsa da, hem teknik direktör, hem de takımın iskeleti korunarak her yıl çıta biraz daha yükseltiliyor. Zaten üst paragrafta bahsi geçen başarılar da bu sezon yaşananların rastlantısal olmadığını kanıtlıyor.

Futbolda istikrarın ne denli önemli olduğunu pekiştiren bu başarı hikayesi daha ne kadar sürecek bilinmez ama bir hafta arayla Avrupa’nın en önemli iki kupasını kazanmak için sahaya çıkacak olan Atletico Madridliler, ikisinde de başarısız olsalar bile, birçoğumuz için, 2013-2014 sezonuyla ilgili yıllarca anlatılacak hikayenin başkahramanı olacaklar. Erdem’in “o günlerde” sahaya sürdüğü genç futbolculardan Koke, Gabi, Godin ve Miranda’nın bu sezonki başarıda pay sahip olmaları da, benim açımdan hikayenin en enteresan bölümü olarak dillendirilecek.

Atletico Madrid Logo

Yazıda Kullanılan Lakaplar:

Döşemeciler (Los Colchoneros / The Mattress Makers): Atletico’nun kurulduğu ilk günlerde giydiği kırmızı-beyaz çubuklu formanın o günlerdeki eski moda somyaların yüzleriyle benzer olduğu için takılan bir lakap.

Kırmızı-Beyazlar (Los Rojiblancos / The Red-and-Whites): Birçok takımda olduğu gibi renklerinden ötürü takılan bir lakap.

Kızılderililer (Los Indios /The Indians): Bu lakanın nereden geldiğine dair için üç farklı teori varmış. Bunlardan biri Vicente Calderon’un nehir kenarında yer alması. Bir diğeri 1970’de çeşitli nedenlerden ötürü yabancı olarak sadece Güney Amerika’dan futbolcu getirmeleri. Ve son olarak Kızılderililerin düşmanlarının Beyazlar olması. Ki, ezeli rakipleri Real Madrid’in lakaplarından biri de “Beyazlar”.

El Atléti (The Atléti): Bizim gibi dışarıdan olanlar için daha çok Atletico Bilbao’nun Atletic lakabıyla karıştırılan Atletico Madrid’in lakaplarından biri de Atleti.

Barça’nın Futbolundan Soğumak

2013-14 Champions Leage, Round of 16, February 18th 2014, City - Barca

2008-2012 yılları arasında Barcelona’nın başında bulunan, eski Barcelonalı futbolcu Pep Guardiola’nın Katalanlara oynattığı futbol, önceleri şaşkınlık, ardından da büyük takdir toplamıştı. Çünkü Guardiola’nın öğrencileri, maçın başından sonuna kadar, ortalama 30 km hızla kendi aralarında sürekli ve sık bir şekilde paslaşarak topa hâkim oluyorlardı. Bu hâkimiyetin meyvesi de oyunun iplerini elde tutmaktı!

Topun ve oyunun hakimiyeti sürekli Barcelona’da olunca rakibin yapabileceği ancak çoklu pres yapıp bordo-mavililerin oyun alanını daraltıp topu kapmaktı. Ama genelde kısa bir süre devam eden bu baskı sonucunda topu kapamayınca oyuncuların gardları düşüyor ve sahadaki pozisyonlarını kaybediyorlardı. İşte bu düşüş anlarında Barcelonalılar hızlı bir ara pası ya da çoklu paslaşmanın ardından girdikleri pozisyonlarla golleri sıralıyorlardı. Ondan sonrası zaten belliydi. Çünkü rakip topu ayağına bile alamadan Barcelona’ya nasıl cevap verebilirdi ki?

Kalecisi dâhil tüm oyuncuların top kontrolleri ve paslaşmalarındaki kusursuzluk inanılmazdı. Ataklara tüm oyuncuların katılması, top kaptırıldığı anda topluca yapılan presle rakibe nefes bile aldırmamak, taktiğin en güçlü özellikleriydi. Tabi bir de Messi faktörü vardı ki, onun tek başına takıma kattığı gücü anlatmaya gerek bile yok.

Uzun lafın kısası, bu taktikle Barcelona, neredeyse futbol dünyasında kırılmadık rekor ve alınmadık kupa bırakmadı.

Futbolsever

İlk yıllarda Barça’nın sahaya çıktığı her maç, 7’den 70’e herkesi televizyonun başına kilitliyordu. Onlarca paslaşma ardından gelen goller, Messi’nin ayağına yapışmışçasına top sürüşleri, inanılmaz çalımları, asistleri, şutları, topun rakipte olduğu kısa anlarda tüm takımın adeta “köpek gibi” nefes almadan yaptığı baskıya tezat, top kendilerindeyken inanılmaz rahat, umarsız ve cool hareketleri bir sonraki gün arkadaşlar arasında yapılacak muhabbetlerin satır başlarını oluşturuyordu.

Ama sonraları bu büyü azalmaya başladı. Bunun belli başlı iki büyük sebebi vardı. Bunlardan biri, Barcelona’nın gol attığı an, dakika kaç olursa olsun, maçın da bitmesiydi. Barça o kadar kuvvetliydi ki, nerdeyse her maç, futbolun en büyük sihri olan sürprizin katili oluyordu! Bu yüzden, zamanla futbolseverlerin gönlü Barça’nın rakiplerine kaynamaya başladı. Çünkü “mutlak kazanan” bu işin doğasına aykırıydı ve birileri futbolun sihri ölmeden onlara “dur!” demeliydi.

İkincisi ise, Katalanların sürekli topu ayaklarında tutup, rakibe top göstermediği taktiğin bir süre sonra, topu olan zengin çocuğun tek başına topla oynayıp diğerlerini oyuna davet etmemesine benzetilmesiydi. Bu yüzden, Barcelonalı oyuncular uzun soluklu paslaşmalar yapmaya başladıkları anlarda, rakip tribünlerden, hep bir ağızdan, uzun soluklu ıslıklar yükselmeye başladı.

Bu süre zarfında Barcelona’ya dur diyebilenler de olmadı değil. Mesela, Mourinho’lu Inter Milan ve Real Madrid, Jupp Heynckes’li Bayern Münih bunu başaran az sayıdaki örneklerden olmayı başardılar.

Guardiola’nın sürpriz bir kararla takımdan ayrılmasının ardından Barcelona’nın teknik direktörlük koltuğuna önce İspanyol Tito Vilanova ardından da Arjantinli Gerardo Martino oturdu. Fakat Barça’nın oyun yapısında herhangi bir değişiklik olmadı. Ama özellikle Messi’nin yaşadığı sakatlıklar ve oyuncuların kendi aralarında yaptıkları paslaşmalarda yaşanan uyumsuzluklar, takımın yeşil sahalarda rakipleri üzerindeki ezici üstünlüğünü bir nebze olsun hafifletti.

Manchester City – Barcelona Maçı

Üstte de saydığım nedenlerden ötürü Barcelona’nın maçlarını izlemekten zevk almayan biri olarak, uzunca bir aradan sonra dün Barcelona ile Manchester City arasında İngiltere’de oynanan Şampiyonlar Ligi son 16 turu ilk maçını izledim.

Yine maçın çok büyük bir bölümünde topun tek hâkimi Barçalılardı. (Az-uz değil) ilk 11 değeri 250 milyon Euro olan City’liler ise sadece aradan top kapıp gol atmaya yeltendiler. Ama başaramadılar. Hele bir de, 54’de kaleci ile karşı karşıya kalan Messi’yi düşüren Demichelis’in oyundan atılması ve penaltıdan atılan golle maç da bitti gitti. Son 37 dakikada hem skor, hem de futbolcu sayısında üstün olan Barcelonalıların sürekli paslaşmalarını izlemek zülüm gibiydi.

Tarafsız bir şekilde televizyonun karşısına oturmuş biri olmama rağmen, sırf bu “top benim” taktiği nedeniyle, City’nin gol atmasını ister bir moda büründüm. Hoş, 90+’da bordo-mavililer farkı ikiye çıkarttılar ve City’nin pamuk ipliğine bağlı hayallerini koparıp attılar.

Futbolun dünya üzerinde bu kadar sevilmesinin ve yayılmasının iki nedeni var derler; birincisi, top olarak kullanılabilecek yuvarlak bir obje bulunduğu an, her yerde, her koşulda oynanabilmesi. İkincisi ise, sonucunun tahmin edilememesi ve her zaman sürprizlere açık olması.

Barcelona’nın geliştirdiği taktik ise, bu iki nedenin birden yok olmasını sağlıyor. İşte o zaman, futbolseverlere sadece Barça’nın futbolundan soğumak kalıyor…

Dip not: Manchester City’nin özellikle sahada 10 kişi kaldığı bölümde David Silva’nın oyunu görülmeye değerdi…

Barcelona – Real Madrid Savaşları

Dünyanın en büyük maçı sayılan Barcelona ile Real Madrid’in kapışması normal bir sezonda 2 kere La Liga’da yaşanırken bu sezon bu maçlara 1 Kral Kupası ve 2 Şampiyonlar Ligi maçları eklendi ve toplamda 5 kere karşı karşıya geldiler…

Endüstriyel futbolun en büyük meyvesi olan bu maçlardaki bolluk herhalde sektöre son yılların en büyük rantını sağladı…

Sezon başında Real Madrid’in başına gelen hırçın/agresif/antipatik/”kazan da nasıl kazanırsan kazan”cı ama aynı zamanda iyi taktisyen/bitmek bilmeyen enerjisi olan/kaybetmeyi asla kabullenmeyen Portekizli çalıştırıcı Jose Mourinho’nun öğrencileri ile Josep Guardiola’nun 3 yıldır “dünyanın en iyi futbolu”nu oynayan öğrencileri karşı karşıya geldiler.

Jose Mourinho’nun maç öncesi ve sonrası sert çıkışlarını, kaybettiği her maçtan sonra zehir zembelek açıklamalarını, hakemlere, federasyona, futbolculara, teknik adamlara “özellikle kelime oyunları” ile yüklenişlerini tüm futbol kamuoyu ezberledi. Sezonun ilk maçında Camp Nou’da Barcelona ezeli rakibini 5-0 yenince tüm gözler 2. maça çevrilmişti. Ama şapkadan 3 maç daha çıktı…

Bu tür üst düzey rekabetin yaşandığı maçların gerilimli hatta kavgalı dövüşlü geçmesine alışkın olmamıza rağmen, son Barcelona – Real Madrid maçlarının öncesinde ve sonrasında yapılan sert açıklamalar, maç içindeki aşırı sertlikler -hatta kasaplıklar-, hakemlerin bu sertliğe sürekli izin vermesi gibi nedenlerden dolayı karşılaşmalardan gram zevk almadım. Futbolcuların rakibini durdurmak için arkadan dalışları, milyarların canlı olarak izlediği ve topu dışarı atan oyuncunun taç ya da korner verilmesi üzerine hakeme koşup yaptığı “gereksiz” itirazlar, teknik direktörlerin şekilden şekile girip her an olay çıkarabilecek tavırları…

Kısacası işin içindeki rant arttıkça gelen uyarılar, teknik direktörlerin maç sonrası yapacakları sert açıklamalar ya da basının sert çıkışları düşünülünce hakemler, elleri kolları bağlı bir şekilde maç yönetiyorlar. Bu da maçda ipin ucunun kaçmasını ve seyir zevkinin dibe vurmasını sağlıyor. Aslında biz bu senaryoyu onlarca yıldır Fb-Gs-Bjk maçlarında yaşıyoruz. Beni bu yazıyı yazmaya yönelten ise  aynı durumu bir Barça-Real maçında görmenin şaşkınlığı oluyor…

Sürpriz…

Barcelona

Yaklaşık 3 yıldır Barcelona ve Messi futbolseven hatta sevmeyenler arasında bir “marka” oldu. Çoğu futbolsever kendi takımından çok Barcelona’nın oynadığı futbolu izlemek için programladı kendisini… Messi’nin attığı goller, bitmek bilmeyen mücadelesi, topun ayağına yapışması… Bir süre sonra Barcelona’nın paslaşma rekorları kırması, tüm futbolcuların uyumu, ani ataklar, topu sürekte ayakta tutup dar ve uzun paslaşmalarla “adeta” durdukları yerden rakibi yorup bitirmeleri…

Barcelona’nın şımarık, ukala ama akıllı çocuk Jose Mourinho tarafından Inter ile alt edilmesi çok ama çok büyük yankı buldu. Çünkü bu futbolun en tutkulu yanı olan “sürpriz”di… İşte o Mourinho, Real Madrid’in başına geldiğinde birçok kişi “Bu sefer Barcelona’nın işi zor” dediler ama Barcelona’nın dalga geçer gibi oynadığı futbol ve Real Madrid’i yiyip bitirişini tüm dünya tanıklık etti. Ondan sonra da Barcelona eskiden olduğu gibi rakibine top bile göstermeden dörder, beşer golle yoluna devam etti…

Gelinen noktada ben dahil birçok futbolsever, Barcelona’nın tüm maçlara “kesin favori” olarak çıkmasını, Messi’nin her zamanki gibi “kusursuz” oynamasını, takımın yeni bir pas rekoru kırmasını ve ilk golü attıktan sonra maçın bitip gitmesinden tat almaz oldu… Çünkü favorilerin hep kazanması aslında futbola olan tutkuyu öldürüyor… İnsanlar futbol izlerken hep bir sürpriz bekliyorlar, hep bir sürpriz istiyorlar. Tıpkı yaşadıkları her gün “bir sürpriz” bekledikleri gibi…

14 Ocak 2011

29 Kasım 2010… Barcelona 5-0 Real Madrid Maçının Hikayesi…

Giriş (Maç Öncesi)

Barcelona ile Real Madrid’in her maçında olduğu gibi bu maçın da haftalar öncesinde nefesler tutulmaya başlandı. İki takımın futbolcu kalitelerinden tutun da, ligdeki durumlarına kadar her şey “izlemek için sebepken” bir de buna sözünü sakınmayan, kimine göre küstah kimine göre dahi çocuk Mourinho’nun eklenmesi maçı çok daha izlenebilir yaptı doğrusu…

Real Madrid’in La Liga’da yenilgisiz liderliği ve yaptığı 12 maçta kalesinde sadece 6 gol görmesine bir de Mourinho eklenince çoğuna göre Barcelona önceki yıl kadar kolay kazanamaycaktı. Zira Mourinho maçtan önce Inter maçlarına gönderme yaparak “Barcelona’lılar beni asla affetmez zira Bernabeu’da onların elinden kupayı aldım” açıklaması heyecanı bir kademe daha arttırıyordu.

Gelişme (Maç)

Büyük bir bölümünün üstü açık olan Camp Nou’da yağmurlu bir maç… Neden stadın üstü tamamen kapalı değil merak ettim doğrusu…

Sezon başında Real’e transfer olan ve iyi bir sezon geçiren Mesut Özil’in ilk 11 de başlaması Türk futbolu için önemli idi. Zira, El Clasico’da ilk kez bir Türk forma giyiyordu.

Maçın ilk dakikaları ortada geçerken daha 9. dakiakda gelen Barcelona golü maçın rengini çoğu için belli etmişti. Golün akabinde Di Maria’nın kaçırdığı gol “daha dengeli” bir maç izleyeceğimizi düşündürüyordu. Ama hiç de öyle olmadı. 18. dakikada Pedro’nun golü bir anlık “başabaş maç” düşüncesini sildi süpürdü. Maçın ikinci yarısında Real Madrid biraz daha istekli idi ama 55. dakikada Messi’nin Villa’ya attırdığı gol maçı bitirdi… Derken 3 dakika sonra Villa skoru 4-0 yaptı ve bu sefer maç bitti… Skor 4-0 olunca Casillas’ın son derece sinirlenmesi ve adeta maçı bırakması çok enteresandı. Maç içinde birkaç kez ellerini bağlamış ve yüzü düşmüş bir şekilde maçı takip derken görüntülendi Casillas. 58. dakikadaki bu golden sonra Barcelona topu elinde tutup sürekli paslaşmaya başladı. Sahadaki 10 Barcelona’lı futbolcunun baskı altında, dar alanda hem top saklayıp hem pas çıkarmaları ve bunu da minimum her atakta 30 ve üstü yapmaları Real Madrid’li futbolcuları kızdırmaya başladı. Bu kızgınlık zamanla sertliğe dönüştü. Bu noktada hakemin otoriter yönetimi genelde olayların fazla buyumemesine sağladı. Bu paslaşmalar çoğaldıkça sertlik artıyordu. Skor zaten 4-0’dı ve Real Madrid’in eli kolu bağlıydı.

Sinir harbi sırasında ortaya 4 isim çıkıyordu. Pepe, Valdes, Puyol ve Ronaldo. Ronaldo’nun bir taç pozisyonunda topu almaya giderken Guardiola’nın elindeki topu yere doğru bırakması ve onun da Guardiola’nın omzundan itmesi ortalığı karıştıran ilk ândı. Bundan sonraki pozisyonların çoğunda Valdes ve Puyol alanlarından koşarak gelerek ortamın gerginliğini arttırdılar. Ramos’un maçın sonlarına doğru kasaplık deneyimi de işin tuzu biberi oldu. Zaten maçta 12 sarı ve 1 kırmızı kart yaşanması da durumu özetliyordu.

90+1’de Jeffren’in golü 1933, 1944 ve 1993’den sonra 4. kez Barcelona’nın Camp Nou’da 5-0 maçı kazandığını gösteriyordu.

Bitiş (Maç Sonu)

Maç sonunda herkes Jose Mourinho’nun bu hezimet için neler diyeceğini merak ediyordu. “Hep söyledim. Barcelona, yıllardır hazırlanan ve artık tamamlanmış bir ürün. Biz ise daha çok yeniyiz ve yolun başındayız. Eksiklerimiz var” dedi ve ekledi “az önce futbolcularımla konuştum. bu sadece bir yenilgidir, şampiyonluğu bu maçta kaybetmedik, yola devam ediyoruz.”

51 Yıl Önce… 51 Yıl Sonra… Ne Değişti Ki Türk Futbolunda?

1959-60 sezonu şampiyon kulüpler kupası yarı finalinde Barcelona ve Real Madrid tarihlerinde ilk kez “avrupa kupalarında” karşı karşıya geliyorlardı. Bu iki ezeli rakibin oynayacağı rövanş maçından önceki hava şöyle idi;

“27 nisan 1960’da oynanacak olan rövanş maçı için “dünyanın en önemli maçı” deniyor ve bu maçı izlemek için Barcelona’ya koşan futbolseverlerin sayısı 200 bini aşıyordu. Ayrıca maçı takip etmek için birçok ülkeden 100’ü aşkın gazetecinin Barcelona’ya gelmesi de karşılaşmanın ne derece önemli olduğunu vurgulamaya yetiyor. 200 bin seyirci önünde oynanan maçı…”

Aynı yıllarda Türk futbol kamuoyu Mithatpaşa’nın yağmurda çamur, güneşte sert zeminini tartışıyor, Milli ve Avrupa Kupası maçlarında alınan yenilgilerin ardından “biz hala futbolcuları koşuşlarına göre değerlendiriyoruz”, “bizde sistem yok oysa onlar günün gerektirdiği, modern futbolu oynuyorlar” gibi eleştirilerle Türk futbolunu tartışıyorlardı…

Tam 51 yıl sonra…

29 Kasım 2010 tarihinde, İspanya Futbol Ligi’nde oynanacak olan Barcelona – Real Madrid maçını izlemek için milyonlarca insan haftalar öncesinden randevu defterine not almış bekliyorlardı. Maç oynandı, Barcelona 5-0 gibi ezici bir oyun ve skorla maçı kazandı. 30 Kasım 2010 tarihinde Türkiye’de tüm gazeteler, televizyon ve futbolseverler maçın analizini yapıp sahada oynanan oyunun “modern futbol” olduğunu konuşuyorlar. “Evet futbol işte böyle birşey” diyorlar…

Türk futbol kamuoyu da bu günlerde Süper Lig’in oynandığı stad zeminlerinin neden bu kadar berbat olduğunu, Türk futbolunda sistem diye birşeyin olmadığını, bir futbolcunun “iyi” olması için sadece teknik olmasının yeterli olmadığını, aynı zamanda saha içinde kendini de paralaması gerektiğini tartışıyor…

51 yıl önce olduğu gibi futbolumuzun en üstündekiler bile Barcelona – Real Madrid maçını izliyorlar ve “adamlar futbol oynuyorlar. bizimkiler ise…” diyorlar. Peki onlardaki futbol sisteminden, otoritesinden ders alıp, daha sistemli, programlı, uzun soluklu ve eşitlikçi bir planla birşeyleri düzeltmek için ne yapıyorlar?

Cevap aslında belli: Hiçbir şey. Çünkü savunmaları hazır. Türk futbolunda “büyük” tabular var ve bu tabuları yıkmaya güçleri yetmez. Güçleri yetse de uzun vadeye oynayıp kellelerini ortaya koymak yerine “bir kere daha seçilmek için” tabuların yanında yer alıp kısa vadeye oynamayı tercih ediyorlar…

Herhalde 51 yıldır “ambalajı” haricinde gram değişmeyen Türk futbolumuzu “son kullanıcı” olarak ancak bizler/taraftarlar tepkiler koyarak, tercihler yaparak kısacası “birşeyler” yaparak değişmesini sağlayabiliriz. Yoksa biz de onlar gibi kısa vadeye oynayıp “büyüklerin küçük başarılarına dalarsak” daha çok uzun yıllar Barcelona ile Real Madrid’in maçını iple çekip “bizimki de futbol mu?” diye sorarız kendimize…

1959-1960 Sezonu Şampiyon Kulüpler Kupası Yarı Final 2. Maçı: Barcelona 1-3 Real Madrid