May 15 2012

Mephisto (Mefisto)

1982 yılında Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını kazanan 1981 yılı Macaristan, Batı Almanya ve Avusturya ortak yapımı Mefisto, Klaus Mann’ın aynı adlı romanından Péter Dobai ve István Szabó tarafından uyarlanmış ve Szabó tarafından yönetilmiş. Mefisto, Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını Macaristan’a kazandıran ilk ve tek film olma özelliğini taşıyor.

Aktör Hendrik Hoefgen (Klaus Maria Brandauer)’ın Hamburg tiyatrosunda başlayan yükselişi Berlin’de de devam eder. Özellikle Goethe’nin ölümsüz eseri Faust’daki şeytan Mefisto’yu canlandırırken ortaya koyduğu performans büyük beğeni toplamaktadır. 1933′de karşıtı olduğu Hitler rejiminin yükselişi sırasında ülke dışında bir film çekiminde olan Hoefgen, Nazilerin sanatçılara iyi davrandığı yolunda aldığı bir haberle ülkesine geri döner. Önceleri birkaç ufak tiyatro oyununda görev aldıktan sonra çok istediği Mefisto’yu bir kere daha oynar. Bu oyunun ardından başbakan onu yanına çağırıp kendisini Nazizmin görünen yüzlerinden biri yapmak istediğini söyler…

Tiyatro’da Mefisto’yu oynayan Hendrik Hoefgen’in gerçek hayatta, gerçek Mefisto’ya ruhunu satan Faust’a dönüşüm sürecinin çok güzel anlatılıdğı filmde, Klaus Maria Brandauer inanılmaz bir oyunculuk sergiliyor.

Filmden;

Başbakan: “Senin Mephisto zihnimi işgal etti. Ona yaşam vermişsin. O bir adamın cehennemi. Hepimizin içinde ondan bir parça yok mu? Yani, her Alman’da bir parça Mephisto’luk yok mu? Eğer Faust’un ruhundan başka bir şeyimiz olmasaydı düşmanlarımız buna bayılmazlar mıydı? Hayır, Mephisto aynı zamanda bir Alman ulusal kahramanıdır. Sadece bunu herkese söylememeliyiz.”

Yazar ve roman hakkında;

Alman yazar Klaus Mann (1906-1949), 1933′de kız kardeşi Erika’nın kurduğu “Die Pfeffermühle” kabaresinde Faşizm’e karşi politik taşlamalar içeren kışkırtıcı programlar yapmış. Olası bir tutuklanmadan kurtulmak için 13 Mart 1933 tarihinde Paris’e kaçmış. Eski eniştesi Gustaf Gründgens’in Hermann Göring’den (Nazi Almanyası’nın Alman Hava Kuvvetleri komutanı, 1943’e kadar polis ve ekonomi bakanı) destek alması ve Üçüncü Reich’in kültür temsilcisi olması Klaus Mann’ı dehşete düşürmüştü. Bu nedenle belki de en ünlü romanı olan Mephisto romanında onu anlatmış. Romandaki baş karakter işbirlikçi Hendrik Höfgen, amcası Heinrich Mann’ın 1918 yılında Wilhelminische Epoche’de yayınlanan Kul (Der Untertan) taşlama romanındaki Diederich Heßling karakterine benziyordu. Klaus Mann, Mephisto’yu yazarken bu romanı yeniden okudu ve hayretle güncel bir roman olduğunu gördü. Roman 1936 yılında Amesterdam’da sürgündeyken yayınlanmış. İlk defa 1956 yılında Doğu Berlin’de yayınlanan roman, Batı Almanya’da 1960ların başında yayınlanmış ama yasaklanmış. 1981 yılında yasak kaldırılıp Batı Almanya’da tekrar yayınlanmış…

Share

May 8 2012

La Historia Oficial (The Official Story / Resmi Tarih)

1986 yılında Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını kazanan 1985 Arjantin yapımı Resmi Tarih’i Luis Puenzo yönetmiş ve Aída Bortnik ile birlikte yazmış. Resmi Tarih, aynı zamanda En İyi Film Oscar’ını kazanan ilk Latin Amerika filmiymiş.

Lisede tarih öğretmeni olan Alicia (Norma Aleandro) ve askeri cuntaya yakınlığı ile tanınan avukat-iş adamı Roberto (Héctor Alterio), 1970′lerin ortalarından itibaren Arjantin’de yaşanan “Kirli Savaş”tan sonra Gaby (Analia Castro) adında bir kız çocuğunu evlat edinmişlerdir. 1976′da Jorge Rafael Videla önderliğindeki askeri cuntanın başa gelmesinin ardından ülkeden kaçan ve Alicia’nın çok yakın arkadaşı olan Ana (Chunchuna Villafañe) yıllar sonra ülkesine döner ve eski arkadaşları ile zaman geçirir. Bu buluşmaların birinde Ana, Alicia’ya ülkeden kaçmasına sebep olan işkenceleri ve tecavüzleri anlatır. O yıllarda askeri cuntanın işkence yaptığı hamile kadınların çocuklarını da başkalarına evlatlık verdiğini söyler. Bu sözlerden şüphelenen Alicia, Gaby’nin ailesini aramaya başlar. Roberto ise bu durumdan son derece rahatsızdır ve Alicia’nın çok fazla kurcalamasını istememektedir…

24 Mart 1976’da başa gelen ve 1981’e kadar ülkeyi yöneten Jorge Rafael Videla önderliğindeki askeri cuntanın iktidarı sırasında yıkıcı güçler olarak adlandırılan 9 ila 30 bin sol görüşlü insan kaybolmuş. Parlamento, sendikalar, siyasi partiler ve yerel yönetimler kapalı tutulmuş. 1981’de cuntayı komünizme karşı bir savunma duvarı olarak gören Ronald Reagan yönetiminin güçlü desteğini alarak başa Leopoldo Galtieri gelmiş. Resmi tarih, Arjantin’deki son diktatör olan Galtieri’nin 1983’de “düşmesinin” ardından dönemi irdeleyen ilk filmlerden biriymiş.

Share

May 1 2012

Pelle Erobreren (Pelle the Conqueror / Fatih Pelle)

1989 yılında Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını kazanan 1987 Danimarka yapımı Fatih Pelle, Danimarkalı yazar Martin Andersen Nexø’nun 1906-1910 yılları arasında 4 bölüm halinde yayınladığı aynı adlı romanından Bille August, Per Olov Enquist ve Bjarne Reuter tarafından uyarlanmış. Bille August tarafından yönetilmiş. Film oyuncularından Max von Sydow, aynı yıl en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar’ına da aday olmuş.

19. yüzyılın sonlarında İsveçli göçmen olan Lassefar (Max von Sydow) ve oğlu Pelle (Pelle Hvenegaard) Danimarka’daki Bornholm adasına varır. 60 yaşlarının sonlarında olan Lassefar, kısa bir süre önce eşini kaybetmiştir ve iş umuduyla Danimarka’ya gelmiştir. Bir süre dolandıktan sonra büyük bir çiftliğin kâhyası tarafından işe alınırlar. Çitliğin sahibi uçkuruna düşkün, eşi ise oldukça mutsuz bir kadındır. Lassefar ve Pelle oldukça fakir ve sefil bir hayat sürmeye başlarlar. Ama en azında kafalarını sokacakları bir yerleri vardır artık. Umutları ve ufak şeylerle ayakta kalmaya çalışırlar. Baba, haksızlıklara karşı duramayacak kadar yaşlı, oğlu ise babasının her türlü haksızlığa karşı duracağını düşünecek kadar küçüktür…

Fatih Pelle, fakirlik, yaşlılık, güçsüzlük ve elden gelmeyiş üzerine saf bir drama. Ama aynı zamanda onca soruna rağmen ayakta kalmak için geleceğe dair umutlar kuran insanların hikâyesi. Sadece yaşlılığını geçireceği bir ev ve yatakta kahve içme hayali ile yaşayan Lassefar ve çiftlik çalışanlarından Erik’in hayalinden kendine umut edinen ve Amerika’ya gitme hayalleri kuran Pelle’nin hikâyesi.

Filmi izledikten sonra ilk yaptığım iş, çok etkileyici bir performans sergileyen yaşlı baba rolündeki Max von Sydow’un film sırasında kaç yaşında olduğu ve yaşayıp yaşamadığı idi. Film sırasında 58 yaşında olan Max von Sydow’u bir hafta önce 2012 Oscar’larında En İyi Film adaylarından olan Extremely Loud and Incredibly Close’de izlediğimi fark ettim.

1998′de Cannes’da Palme d’Or ödülünü de kazanan filmin müziklerini Stefan Nilsson yapmış. Nilsson, 2005′de yabancı dilde en iyi film ödülünü kazanan İsveç filmi Så Som i Himmelen (As It Is in Heaven / Cennetin Müziği)‘in nefis müziklerini de imzasını atmıştı.

Share

Nis 29 2012

Antonia (Antonia’s Line / Antonia’nın Kaderi)

1996 yılında Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını kazanan 1995 Hollanda yapımı Antonia’nın Kaderi’ni Marleen Gorris yazıp yönetmiş. Bu ödülle birlikte Gorris en iyi film Oscar’ını kazanan ilk kadın yönetmen olmuş. Yönetmenin “feminist bir masal” olarak tanımladığı film, çok fazla konuya değiniyor; ölüm, din, cinsellik, arkadaşlık, aşk, “erkeklerin seslerinin, kadınların sessizliğini saygısızca bastırdığı” küçük yerleşim birimlerindeki dışa kapalı yaşam…

Filmin oyuncuları arasında yer alan Jan Decleir’i 1998′de en iyi film Oscar’ını kazanan bir diğer Hollanda filmi olan Karakter‘de başrolde izlemiştim.

Antonia (Willeke van Ammelrooy) kızı Danielle (Els Dottermans) ile birlikte 20 yıl önce kaçarcasına terk ettiği ailesinin kasabasına, annesinin öleceği haberi üzerine geri döner. Döndüğünde annesi daha ölmemiştir ve son derece problemli bir kadındır. Annesinin ölümünün ardından erkek egemen, bu kasabada kalmaya karar verirler. Her küçük yerleşim biriminde olduğu gibi bu kasabada da herkesin bildiği ama ses çıkart(a)madığı kirli cinsel işler ve despot tabular vardır. Antonia ve Danielle kendi çiftliklerinde farklı bir yaşam kurmaya başlarlar. Zamanla kasabada ezilen bazı bireyler de onların desteği ile çiftliğe yerleşir. Büyük bir aile olarak çiftliklerinde yaşamaya devam ederlerken, Danielle çocuk sahibi olmak ister. Ama evlenmeyi düşünmemektedir…

Antonia’nın Kaderi, dünyanın neresinde ve hangi kültürde olursa olsun küçük yerleşim yerlerindeki yaşamların aşağı yukarı aynı (ve sert) olduğunu düşündürüyor…

Ancak Rusça dublajlı bulabildiğim filmi izlemeye başladığımda dumur oldum. Zira oyuncular Felemenkçe konuşuyordu ve videonun altına sarı renkte İngilizce alt yazı basılmıştı. Üçüncü dil olarak bir abi Rusça seslendirme yapıyordu ve dördüncü dil olarak ben beyaz renkte Türkçe altyazı ekliyordum… Garip bir tecrübe idi…

Filmden;

Zaman zamana galip geldi. Letta’nın zamanındaki gibi çok çocuk doğmasa da dünyayı döndürecek kadar vardı. Bazen zaman bir işkence gibi yavaş ilerliyordu. Bazen avının peşindeki bir akbaba gibi hayatı parçalıyordu. Zaman ne ölümü ne de yaşamı dikkate alıyordu. Ne çürümeyi, ne büyümeyi, ne aşkı, ne nefreti ne de kıskançlığı… Bize zamanı unutturan bu önemli şeyleri, o hiç umursamıyordu.

Share

Nis 18 2012

La Vita è Bella (Life Is Beautiful / Hayat Güzeldir)

1999 yılında Yabancı Dilde En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Müzik Oscar’larını kazanan 1997 İtalya yapımı Hayat Güzeldir’in her aşamasında Roberto Benigni’nin parmağı var. Benigni, hem yazmış (Vincenzo Cerami ile birlikte), hem oynamış, hem de yönetmiş. Film şu anda 8.5 puanla (162.436 oy) imdb’nin en iyi 250 listesinde 60. sırada yer alıyor.

İkinci Dünya savaşından 5 yıl önce Yahudi Guido Orefice (Roberto Benigni) arkadaşı ile birlikte amcasının otelinde çalışmak üzere Arezzo’ya gelir. Bir rastlantı sonucu karşılaştığı Dora (Nicoletta Braschi)’ya âşık olur. Sürekli Dora’nın karşısına çıkıp, absürt ve komik hareketlerle onu güldürmeye çalışır. Sonunda Dora ile evlenirler ve bir de çocukları olur. 2. Dünya Savaşının ilk yıllarında Orefice bir eskici dükkânı işletmektedir. Askerler tarafından Yahudilere yapılan baskılardan Orefice de nasibini almaktadır ama o, her zaman hayatı tiye alıp yaşamaya devam etmektedir. Fakat bir gün askerler onu ve oğlu Giosué Orefice (Giorgio Cantarini)’u alıp toplama kampına götürmek üzere trene bindirirler. Dora durumun farkına varır ve Yahudi olmamasına rağmen trene binmek ister. Yetkili asker önce kabul etmek istemez ama sonra “hay hay” diyerek Dora’nın trene binmesine izin verir. İşte bu andan itibaren Orefice, hayatı pahasına oğluna toplama kampında olmadıklarını inandırmaya çalışacaktır…

Hayat Güzeldir’in bu kadar sevilmesinin en büyük sebebi, bugüne kadar Yahudi soykırımını konu alan filmler arasında en farklı anlatıma sahip olmasından ileri geliyor. Roberto Benigni’nin canlandırdığı Guido Orefice karakteri hayattan zevk almasını bilen, çok renkli ve eğlenceli biri. Eşi ve oğlu ile birlikte Nazi toplama kamplarına düşmesine rağmen oğlunun üzülmemesi için hayatı pahasına onu bir “oyun kampına” geldiklerini inandırmaya çalışması ve bunun için türlü türlü “numaralar” yapması izleyiciler için çok fantastik geliyor. Özellikle kampa geldiklerinde tek bir kelime Almanca bilmeden odalarına giren Alman subayın tercümanlığını yaptığı sahne çok eğlendirici. Tabi bir de gece aydınlatma fenerinden kaçtığı sahne…

Nicola Piovani imzalı müzikleri ise tek kelimeyle muhteşem…

Nicola Piovani – La Vita E Bella (Life Is Beautiful)

Share

Nis 17 2012

Monsieur Lazhar (Canım Öğretmenim)

Bu yıl (2012) Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ına Aday olan, 2011 Kanada (Fransızca) yapımı Canım Öğretmenim’i Philippe Falardeau yazıp yönetmiş.

Kanada’nın en büyük ikinci eyaleti Montreal’deki bir ilkokulda öğretmen olan Martine Lachance (Héléna Laliberté) sınıfında kendini asarak intihar eder. Okulda ve öğrencileri arasında büyük bir trajediye sebep olan bu olaydan sonra okul yönetimi Martine’in yerine yedek öğretmen aramaktadır. Bir gün Bachir Lazhar (Mohamed Fellag) elinde belgeleriyle müdür hanımın yanına gelir. Kendisinin Cezayir’de 19 yıl öğretmenlik yaptığını, olayı gazeteden okuduktan sonra başvuru yapmaya karar verdiğini söyler. Okula kabul edilen Bachir, Kanada’ya sığınma talebinde bulunmuş Cezayirli bir göçmendir. Karısı ve çocukları bir kundaklama sonucunda hayatlarını yitirmişlerdir. Bachir, sınıf öğretmenlerini gözleri önünde kaybeden çocuklarla benzer hisler yaşamaktadır ve bir yandan onların bu trajediyi atlatmalarına yardımcı olurken bir yandan da kendisine yardım etmektedir…

Film bu konu dışında bir yandan da öğretmenlerin öğrencilerine bırakın sarılmayı, dokunmalarının bile yasak olduğu bir eğitim sisteminde öğretmen-öğrenci ilişkilerini de gayet güzel bir şekilde anlatıyor…

Bir dip not olarak, Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ına Aday olan 5 filmden ikisinde Kanada’nın parmağı var. Bunlardan biri Canım öğretmenim, diğeri ise Polonya-Kanada ortak yapımı olan ve yarışmaya Polonya adına giren In Darkness. Böylece bu yıl, Kanada film tarihinde ilk kez iki Kanada filmi birden Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ına aday olmuş.

Share

Mar 23 2012

Utomlennye solntsem (Burnt by the Sun / Güneş Yanığı)

1995 yılında Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını kazanan 1994 Rusya-Fransa ortak yapımı Güneş Yanığı, Nikita Mikhalkov’nın hikayesinden kendisi ve Rustam Ibragimbekov tarafından uyarlanmış. Hikayeyi yazan, uyarlamada parmağı bulunan Nikita Mikhalkov aynı zamanda filmi yönetmiş ve ana karakterlerden Sergei Petrovich Kotov’u canlandırmış. Ayrıca öz kızı Nadezhda Mikhalkova da Nadya rolünde oynamış.

tr.wikipedia’dan;

“Güneş Yanığı”, 1936 yılının yaz aylarında Sovyetler Birliği’nde tam bir gün içinde geçer. Dönem Stalin dönemidir. Devrim kahramanı olan Albay Sergei Petrovich Kotov (Nikita Mikhalkov), genç eşi Maroussia (Ingeborga Dapkunaite), 8 yaşındaki kızları Nadia (Nadezhda Mikhalkova) ve kalabalık ailesinin diğer fertleri ve dostları ile yakınlardaki bir nehrin kenarında bulunan yazlık evinde (Dacha) tatil yapmaktadır. Albay Kotov, Stalin’e kalben inanmış saf, idealist bir devrimcidir ve ülkenin geleceğini çok parlak görmektedir. Üstelik duvardaki fotoğraflardan Stalin’le çok samimi oldukları da anlaşılmaktadır. Kotov rejimin karanlık yüzüyle henüz tanışmamıştır.

Bir gün Mitya (Oleg Menshikov) adında yakışıklı, cana yakın bir genç adam çıkagelir. Eski bir asil olan Mitya, bir zamanlar Anti-Komünist bir Beyaz Ordu mensubu iken devrimden sonra birdenbire ortadan kaybolmuştur. Eskiden Maroussia’nın da sevgilisi ve nişanlısı olduğu anlaşılan, aynı zamanda da uzaktan akrabaları olan Mitya’yı aile hemen bağrına basar. Neşeli şarkıları, eğlenceli oyunları ve dışa dönük kişilik yapısıyla bu genç adam tüm aileyi adeta büyülemiştir. Mitya, Maroussia ve Nadia’nın da kalbini fethetmiştir. Oysa Mitya’nın karanlık bir yüzü ve gizli bir de görevi vardır…

Film adını Utomlyonnoye solntse, “Bıktırıcı Güneş” adlı Rusça bir tangodan almaktaymış.  Filmin tema müziği sayılan bu dokunaklı tangoyu film boyunca ünlü Sovyet şarkıcı Pyotr Leşçenko (1898-1954)’nun taş plaktan gelen buğulu sesinden ara ara duyarız. Şarkının orijinali de Polonyalı tango şarkıcısı Mieczysław Fogg’un 1935 yılında seslendirdiği “To Ostatnia Niedziela” (Bu Son Pazar Günüdür) adlı tango parçasıdır. Bu hüzünlü şarkı, karamsar sözleri ve depressif tonu nedeniyle “intihar tangosu” olarak da anılmaktadır. Benzer nedenlerle aynı tango Schindler’in Listesi, Krzysztof Kieślowski’nin Üç Renk: Beyaz, Andrey Konçalovski’nin Siberiade filmlerinde de kullanılmış.

2010 ve 2011 yıllarında çok daha yüksek bütçeli ve yine uzun soluklu (bunlar da yaklaşık üçer saat uzunluğundadır) iki devam filmi daha çekildi. Bunlar 45′er milyon dolar maliyetleriyle Rus sinema tarihinin en pahalı filmleri oldular ama ilki kadar ilgi görmediler.

Share

Mar 6 2012

La vie devant soi (A Life Ahead / Madame Rosa / Onca Yoksulluk Varken)

1978 yılında Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını kazanan 1977 Fransa yapımı Madam Rosa, Romain Gary’nin aynı adlı romanından Moshé Mizrahi tarafından uyarlanmış ve yönetilmiş.

Filmi Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ına aday/kazanan filmler listesinde görüp nette aramaya başlamıştım. Sadece VHS kasetinden rip versiyonunu bulabildim. Hışırtılı bir ses ve renkleri kaymış kötü görüntü yıllar önce videodan izlediğim filmleri aklıma getirdi…

Eskiden hayat kadını olan ve yaşlandıktan sonra diğer hayat kadınlarının çocuklarına bakarak yaşamını sürdüren Madame Rosa (Simone Signoret), Auschwitz’den kaçmayı başaran Yahudilerden biridir. Nazilerin her an tekrar gelebileceğini düşündüğünden, hem dini kimliğini saklamakta, hem de 6 katlı apartmanın bodrumunda gizli bir sığınak yaptırıp arada bir oraya giderek kendini rahatlatmaktadır. Baktığı çocukların en büyüğü olan Momo “Muhammed” (Samy Ben-Youb) gün geçtikçe annesi ve babası ile ilgili sorular sormaktadır. Madame Rosa, genelde kaçamak cevaplar verir. Sadece annesinin fahişe olduğunu ve onu bıraktıktan sonra bir daha geri dönmediğini söyler. Madame Rosa, Moma’yı annesi Müslüman olduğundan Müslüman gibi yetiştirmiş ve eğitimini camide almasını sağlamıştır. Momo bir yandan ailesini merak ederken, bir yandan hayatı anlamaya çalışmakta, bir yandan da yaptığı kuklayla sokakta para kazanarak Madame Rosa’ya yardım etmektedir. Her ikisi içinde diğeri hayata tutuma noktasıdır…

Okuduğum birkaç kaynakta romanın çok güzel olduğunu okudum. Özellikle Moma’nın hayata dair yorumları çok güzelmiş.

Kitaptan;

Yere yattım, gözlerimi kapadım. Ölmek için birtakım hareketler yaptım, ama çimento soğuktu, hastalanmaktan korktum. Böyle bir durumda eroin alan bir sürü herif tanıyorum, ama ben mutlu olmak için yaşamın kıçını yalayacak değilim. Yaşamı süslemek istemiyorum ben, bok yesin o. Birbirimize karşı hiçbir şey hissetmiyoruz. Yasal erginliğe kavuşacağım zaman televizyondaki gibi uçaklar kaçırıp, rehineler alıp, bir şeyler istemek için tehditçilik yapacağım belki, henüz ne isteyeceğimi bilmiyorum, ama boktan bir şey olmayacak. Esaslı bir şey olacak yani. Şimdilik ne istemek gerektiğini söyleyemeyeceğim, profesyonel eğitimden geçmedim çünkü.

Dip not: Filmin Türkiye’de hangi adla yayınlandığını bulamadım. Fakat kitap Onca Yoksulluk Varken adı ile yayınlanmış.

Filmin fragmanını bulamadım. Sadece filmin ilk dakikaları var…

Share

Oca 31 2012

Rundskop (Bullhead)

Bu yıl (2012) Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ına Aday olan, 2011 Belçika yapımı Bullhead’i Michael R. Roskam yazıp yönetmiş. Film 4 farklı ödül töreninden “en iyi çıkış” tarzında ödüller almış.

Sığır yetiştiricisi olan Jacky Vanmarsenille (Matthias Schoenaerts) “hormonlu et” mafyasına sığır tedarikçiliği yapmaktadır. Hormon mafyasını takibe alan federal polislerden biri mafya tarafından öldürülür ve suikastta kullanılan araba, yok etmeleri için kasabadaki tamircilere verilir. Tamirciler olayın farkına varır ve “panik” hareketler yapmaya başlar. Olayların tekin olmadığını anlayan Jacky işten ayrılmak ister ama polis aralarına bir muhbir sokmuştur.

Vucut geliştiricilerinkine benzeyen irilikte kasları olan Jacky, bir yandan da tek başına yaşadığı odasında sürekli kendisine hormon iğneleri yapmaktadır. Geçmişinde yaşadığı bir olay tüm hayatını değiştirmiştir ve ayakta durmaya çalışmaktadır…

Hormon üzerinden anlatılan her iki hikaye ve kesişim çok ilginç. Farklı bir dil ve konunun işlendiği ortamlar ise esrarengiz geliyor. Güzel bir drama…

Share

Oca 29 2012

Jodaeiye Nader az Simin (A Separation / Ayrılık)

Bu yıl (2012) Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ına Aday olan, 2011 İran yapımı Ayrılık’ı Asghar Farhadi yazıp yönetmiş. Film şu anda Altın Ayı (bu ödülü kazanan ilk İran filmi) ile birlikte bir sürü ödül kazanmış durumda. Ayrıca imdb’de yakaladığı 8.6 puan (32.680 oy) ile en iyi 250 film arasında 75. sırada yer alıyor. Bu yüzden kendi dalında Oscar’a en yakın aday durumunda…

İran filmi olarak bugüne kadar sadece Majid Majidi’nin Cennetin Çocukları (Bacheha-Ye aseman / The Children of Heaven)’nı izlemiştim. Basit, yalın bir konusu vardı. Ama anlatımdaki samimiyet ve konudaki “gerçeklikten” ötürü sert ama güzel bir drama idi. İzlediğim ikinci İran filmi olan Ayrılık’ın konusu da aynı kıvamda. Fakirlik, çaresizlik, kendini ispatlama / güçlü görünme hamleleri, gitgide boğazlarını sıkan çemberden çıkma çabaları ve inanç üzerine kurulmuş, yaşanmış ya da yaşanması olası “gerçek” bir öykü…

14 yıllık evli olan ve artık ailesi ile birlikte yurtdışında yaşamak isteyen Simin (Leila Hatami), babası alzheimer hastası olan ve onu bırakmak istemeyen kocası Nader (Peyman Moadi)’e boşanma davası açar. Fakat 11 yaşındaki kızı Termeh (Sarina Farhadi “yönetmenin gerçek kızı”) bu ayrılığın gerçekleşmesini istemediğinden babası ile kalmayı tercih eder. Bunun üzerine eli kolu bağlanan Simin evi terk eder. Nader babasına bakması için kocası 3-4 aydır işsiz olan Razieh (Sareh Bayat)’i işe alır. Razieh kızı ile birlikte gelip Nader’in babasına bakmaya başlar. Fakat babasının bakımı zordur ve Razieh 4 aylık hamiledir. Bir gün Nader ve kızı eve erken gelirler. Razieh evde yoktur. Yaşlı adamı ellerinden yatağa bağlamış ve ortadan kaybolmuştur. Adam yere düşmüş ve yaralanmıştır. Nader, Razieh’i eve geldiğinde fırçalar ve parasını çaldığını söyleyerek onu kovar. Razieh parayı çalmadığını söyler ve ufak itişmeler başlar. Nader kadını kapı dışı etmek için onu iter ve dışarıdan bir bağrışma gelir…

Filmde hiç müzik kullanılmadığı için duygu hallerini anlatmak oyuncuların mimiklerine ve oyunculuklarına kalıyor. En ufak oyuncuya kadar hepsi de bunun hakkını veriyorlar. Anlatımdaki yalınlık ve gerçeklik çok etkileyici. Belki de bu yüzden izlerken bazı bölümlerde oyuncuyla daha kolay empati kuruyor ve daralıyorsunuz. ..

Eklenti (27.02.2012): Ayrılık beklendiği gibi 2012 yılı Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını kazandı.

Share