Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, İlhami Algör

Ayrılığın ardından yaşanan kendi başına kalmışlık hali. Haliyle kendi kendine konuşma, düşünme derken bilmem kaçıncı kez mevzuyu tam da anlamıyla çözecek o ayrıntıyı bulduğuna inanıp peşine düşme anı. Sonrası yüksek dalgalı inişler çıkışlar içeren, nefretle aşkın aslında bıçak sırtı olduğunun anlaşıldığı, bir hayat boyu gibi gelen yüksek dozda can sıkıcı zamanlar…

İlhami Algör’ün, halet-i ruhiyesini tanımlamak için film, müzik ve kitaplara gönderme yapan, yüksek ölçekli “delikanlı” jargonu içeren Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, oldukça başarılı bir iç dünya/ruhsal inceleme romanı…

Kitabın arka yüzünden;

“Her şeyin iyi gittiğini nerden çıkarıyorsun?” dedi.

“Herif rüzgârı kendinden menkul uçurtmanın teki. Ara sıra telleri takılır gibi kadına geliyor gece yarsı.”

“Fakat Müzeyyen, bu derin bir tutku,” dedim. Tırsmaya başlamıştım. Haklı olabilirdi.

“Evet, biraz sapık ve tek taraflı bir tutku,” dedi, arkasını dönüp gitti.

Hikâyeye göre adam, kadını çok seviyor, sevdikçe ruhu büyüyor, eve sığmıyor… Bülbülün çilesi, yazarın zulası… inceden sarma bir sigara, inceden bir bardak… Jak Danyel isimli bir şişe, Hicran isimli bir yara, tuhaf isimli bir roman. Kafamız iyi, açmayın kapağı, biz böyle iyiyiz.

İlhami Algör, alelacayip aşkların ve oyunbazlığın, hüzünlü dolambaçların yazar›.

Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku, İtalyan Yokuşu’ndan aşağı, rüzgâra asılıp Tophane’ye inen roman. Avaramu!

Kitaptan;

Bir eli omuzumda, diğeri çenesin, bir yerlere dalıp gitti. Nefes bile alamıyordum. Eli orada kalsın istiyordum. Kalsın, bana dönsün, sessiz bir “Ne?” desin, ben kedi olup çene altına sokulayım, sonra gerdanına, göğsüne sarılayım, sarılıp tenime yapıştırayım, sonra yunus, yılanbalığı, yaprak, polen ve… Eski günlerdeki gibi…

Bir resim geldi. Vapurdayım, denize bakıyorum. Denize atılmış nesneler, birer birer yanımızdan geçiyor, geride bıraktığımız yönde uzaklaşıp kayboluyorlar. İçimden bir cümle geçti: Uzaklaşan şeylerin gözden yitişini görmemek için gözlerimizi başka yöne çevirsek bile, yine de ne bok yemeye bir taraflarımızla geyik gibi bakardık?

“Oynuyor” ve “oynar” kelimeleri, birbirlerine bağlanabilir iki resim gibi yan yana duruyorlardı. Şimdi ağlak Sadri için söylediği kelime ile, geçenlerde mutfakta, ufaklığa cevaben ve bana dair kullandığı kelime. Resmi birbirlerine bağlamaya elim gitmiyordu. Müzeyyen, kalkıp başka birinin yürüyüşüyle çamaşır toplamaya gitti.

Bir şey içime oturmuş kalmıştı. Yok olmak. Toz olmak istiyordum. Varlığım orada olmamalıydı. Gelip beni alsalardı. Uzaydan ya da bir yerlerden gelselerdi. Sessiz sedasız kaybolsaydım. Yerime Kız Kulesi’ni bıraksalardı. Ne alakaysa?

“Çıkıp bi dolaşayım,” dedim. Sesim boğumlu ve başka birinin sesi gibi çıktı. Ve muhtemelen benden başka kimse duymadı. Tütünümü, anahtarımı aldım. Kapıyı yavaşça çektim. Kilidin dili yuvasına otururken, “Nereye?” der gibi bir ses çıkardı. “Hassiktir” dedim.

Öneren: Cansın



Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.