Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 3

19 Kasım 2017, Pazar

Sabah 9’da kalkıp evde güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra 12’ye doğru Özge’nin arkadaşı Abdullah geldi. Arabaya atlayıp evine gittik ve kahvelerimiz eşliğinde bol bol muhabbet ettik.

Tekrar arabaya atladığımızda hafif hafif yağmur yağmaya başlamıştı. Önceki iki güne göre hava serin ama dolaşmaya mani değildi.

Gümrükhana gidip hızlıca hediyelik aldıktan sonra Abdullah, Özge’yi Batman otobüsüne bırakmaya giderken biz de Güneşin’le Mozaik Müzesi’ne doğru yürümeye başladık.

Şanlıurfa Müzesi’nin hemen yanında yer alan Haleplibahçe Mozaik Müzesi, Şanlıurfa Belediyesi’nin alt yapı çalışmaları sırasında bulunmuş ve yapılan arkeolojik kazılarla tamamı gün yüzüne çıkarılmış.

Mozaiklerin bulunduğu alan, Roma villalarını içine alacak şekilde inşa edilmiş. Zaten müzenin hemen yanında bir de Roma Hamamı bulunuyor.

Müze son derece güzel bir şekilde hazırlanmış ve tasarlanmış.

Bir mozaik sever olarak, 2017 yılı içinde önce Gaziantep Zeugma ardından Arles, L’ouvre ve son olarak Efes’ten sonra Urfa’da Roma mozaiklerini görmekten ötürü oldukça mutluydum. Aralarında en çok Zeugma Mozaik Müzesini sevdiğimi de not olarak düşmekte fayda var.

Haleplibahçe Mozaik Müzesi, mitolojide ismi geçen kadın savaşçı Amazonların tasvir edildiği tek mozaiğe de ev sahipliği yapılıyor.

Mozaikler, Amazon kadınlarının av sahnelerini, bazı hayvanları ve kişileri tasvir etmekte. Savaşçı Amazon Kraliçelerinin anlatıldığı mozaikler, dünyanın ilk örneklerinden kabul edilmekte.

Büyük bir keyifle müzeyi dolaştıktan sonra çıkışa doğru ilerlerken özel olarak sergilenen son iki mozaikle karşılaştık. Bunlardan biri Hz. İsa’nın mozaiği,

diğeri de yurtdışına kaçırılan ve Dallas Sanat Müzesi’nden önce İstanbul Arkeoloji ardından da Şanlıurfa Müzesi’ne getirilen Orpheus Mozaiğiydi. Mozaikte etrafı hayvanlarla çevrili Frig başlıklı ozan Orpheus lir çalmakta. Süryanice yazının yer aldığı dikdörtgen mozaik, bir zamanlar bir kaya mezarının tabanını süslemekteymiş. Orpheus Mozaiği, Edess/Urfa mozaikleri içinde en eski tarihli (MS 194) mozaik olmasının yanı sıra, mozaikte sanatçı Bar Saged adının olması nedeniyle de oldukça önemli.

Müzeden çıktıktan sonra Güneşin’le kaleye doğru yürümeye başladık. Bu arada hava iyice serinlediğinden hafif hafif üşüyorduk ama “gösteri devam etmeli”ydi! Tepenin eteklerinden kaleye doğru tırmanan tahta merdivenler gayet hoş görünüyorlardı.

Bir yandan basamakları adımlıyor bir yandan da, arada bir dönüp şehre kuş bakışı bakmanın zevkini yaşıyorduk.

Camiler, Balıklıgöl (Halil-ür Rahman), Mevlidi Halil Küllyiesi, hanlar ve nice eski yapıların toplandığı merkez ve geri kalan tüm tepeleri saran iç içe geçmiş eski evlerin otantik görüntüsü gözlerimizin önündeydi.

Bir süre tırmandıktan sonra Balıklıgöl efsanesine konu olan ve Hz. İbrahim’in Urfa kalesinin burçlarına konulan mancınığın olduğu yerdeydim.

Bir süre de buradan şehri izledikten sonra dönüşe geçtiğim sırada Özge’yi otogara bırakmış olan Abdullah’ın geldiğini gördüm.

Nefeslenmek için hemen kalenin altında yer alan Büyük Mağara adındaki kahvehaneye girdik. Adı üstünde kahvehane mağaranın içine yapılmış ve tüm duvarlara otantik objeler serpilmişti. Bir süre muhabbet edip nefis melengiçleri mideye indirdikten sonra gezimize kaldığı yerden devam ettik.

Kahvehaneden dışarı çıkar çıkmaz bir yandan sığırcıkların gökleri yırtan çığlıkları, bir yandan da taklacı güvercinlerin şovlarıyla karşılaşıyorduk. Bir süre durup kuşları videoya çekerken, iki gündür duyup merak ettiğimiz “güm!” sesine tekrar şahit olup Abdullah’a ne olduğunu sordum. Güvercinlerin yere konmalarını engellemek ve böylece uçmaya devam etmelerini sağlamak için sahiplerinin bezden yaptıkları ve yere vurunca ses çıkartan bir alet olduğunu söyledi.

Bir süre sonra, Urfa’ya geldiğim günden bu yana çok merak ettiğim eski evlerin bulunduğu tepelerden birindeydik.

Dar sokaklar ve birbirleri içine geçmiş gibi görünen taş evlerin dış duvarları oldukça farklı ve güzel görünüyordu.

Bir ara Abdullah evlerden birinin kapısının üstünde bulunan Kâbe resmi ve Allah-Muhammed yazılarını gösterip, bunları hacca gidenlerin yaptırdığını, böylece eskiden şehre gelen “tanrı misafirlerinin” bu evde yaşayanların varlıklı olduğunu fark edip yardım için bu evlerin kapılarını çaldıklarını söyledi.

Muhtemelen kiliseden çevrilmiş olan Sultanbey caminin minaresi oldukça ilginç görünüyordu.

Abdullah’ın rehberliğinde sokağın bağlandığı hanların içinde dolaştıktan sonra arabanın bulunduğu yere doğru ilerlerken Şanlıurfa merkezin gece halinin çok güzel olduğunu fark ediyordum.

Abdullah az önce sokaklarda gezdiğimiz ve haliyle dış duvarlarını gördüğümüz evlerin aslında avlulara açıldığını ve büyük çoğunluğunun eski olsa da çok güzel olduklarından bahsedip bizi, ismi biraz ilginç gelse de, Eyyübiye Belediyesi Yerel Yönetim Konağı’na götürdü.

Konağın avlusu oldukça masalımsı görünüyordu.

Abdullah konak hakkında bilgi verirken, biz de merdivenlerden çıkıp hem avlunun yukarıdan nasıl göründüğüne, hem de yukarıdan dışarının nasıl göründüğüne bakıyorduk.

Bu arada duvarlara vuran merdiven demirlerinin gölgesi çok güzel görünüyordu.

Konaktan çıktıktan sonra park yerine doğru ilerlerken, oldukça havalı görünen ve altında mağara bulunan eski bir konağın büyütülerek otele çevrildiği El Ruha Otel’deydik. Abdullah Urfa’daki herkesi tanıdığı için selam verip içeri daldık ve doğrudan otelin içindeki serin mağaraya geçip incelemeye başladık. Oldukça ilginçti doğrusu.

Otelden sonra arabaya atlayıp son durağımız olan Köz Mangal’a gittik ve “tam benim kalemim” dediğim, ağızda biten acı biberiyle Urfa usulü lahmacunları afiyetle hüplettik.

Lahmacunun ardından Urfa gibi muhafazakâr bir şehir için ismi oldukça enteresan görünen ve daha 3 gün önce Urfa ili tarafından tescillenen şıllık tatlısından sipariş ettik. Kaymak, fındık ve fıstığın krepe sarıldığı ve üstüne şerbet dökülerek hazırlanan tatlı, hafif ve lezizdi doğrusu ama nedense bir türlü Urfa’yla eşleştiremiyordum. Çünkü doğu için fazla basit görünen, kolaya kaçılmış bir batı yiyeceği gibiydi.

Karnımızı da doyurduktan sonra “yolcu yolunda gerek” dedik, ultra misafirperver Abdullah’la vedalaştıktan sonra Havaş’la havalimanına gittik. 35 dakika rötar yediğimiz için Ankara’ya indiğimizde Güneşin uçağını kaçırmıştı. Bu yüzden gidip önce biletini boşa aldı ardından da bagajını teslim almak için bir süre bekledik. Son olarak yanlış Belko’ya binip Batıkent üzerinden AŞTi’ye oradan da taksiyle eve geçtik. Yatağa girdiğimde saat 2.15’i gösteriyordu. Ama olsun kış kaçamağımızın lezzeti her şeyin üstünden geliyordu.

Nice güzel gezilere…

Video Anı;

Şanlıurfa gezisi sonrası oluşan Türkiye yıldız haritasını da şuraya ekleyelim anı olsun…

Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 1’i okumak için tıklayın…
Şanlıurfa Gezi Günlüğü – Bölüm 2’yi okumak için tıklayın…



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir