Ürgüp, Göreme, Kapadokya Gezi Günlüğü

“22 Nisan’da doğmanın en güzel yanı bir sonraki günü resmi tatil olması” diyerek, kimi zaman tam kadro, kimi zaman birkaç eksik olsak da, Ural, Zeynep, Pınar, Yüce ve Özge’yle 2012’den beri yaptığımız gezi planlarına (2012: Bolu, 2013: Amasra, Cide, Safranbolu, 2014: Beypazarı, 2015: İznik, Yalova) yeni bir halka eklemek için Ürgüp’e gitme planları yaparken Ural Abi de bizlerleydi. 22 Nisana yaklaştıkça Ural’ın ani bir şekilde aramızdan ayrılmış olmasının burukluğunu yaşasak da, bu geleneğin devam etmesi gerektiğine karar verip Pınar, Zeynep, Özge ve ufaklıklar Toprak, İdil ve Tibet’le birlikte düştük yollara.

21 Nisan 2017, Cuma

Sabah 9’da Zeyneplere doğru yol alırken yağan yağmur ve kapkara bulutlar canımızı sıkıyordu. Çünkü birkaç gün önce baktığımız hava tahminlerine göre, Ürgüp’te bizi yağmurlu, rüzgarlı ve kapalı bir 3 gün bekliyordu ve şu anda şahit olduğumuz hava durumu bu tahmini doğruluyordu. Zeynolardan İdil’i alıp çocuk koltuğuna yerleştirdik, yanına da ben oturdum ve yönümüzü Ürgüp’e doğru döndürdük.

Özellikle son 5-6 yıldır Türkiye’de birçok yere giden biri olarak, “hemen dibimizde” yer alan Kapadokya’ya hiç gitmemiş olmama birçok arkadaşım şaşkınlıkla karşılardı ki bunlardan biri de Ural’dı. Belki de bu yüzden son 3 yıldır her fırsatını yakaladığımızda, “Ürgüp’e gitsek ya!” diye konuyu açar ve hiç nefes almadan planlamaya başlardık. Göreme’de yaşayan ve Nadir’lerin çok yakın arkadaşları olan Ulaş’ın adı da illaki ilk cümlede yer alırdı; “Ulaş her yeri biliyor, bizi şahane gezdirir!”

İdil’in sıkılmaması için ara ara oyunlar oynuyorduk. “Hadi bana yeşil şeyleri göster” diye sorduğum da hiç nefes almadan onlarca şey sayması üzerine rengi değiştirmiş ama ondan da aynı sonucu yaşayınca “O zaman gördüğün güzel şeyler, ama sadece güzel şeyleri göster” dedim. İdil kısa bir süre etrafa baktı ve “ağaçlar çooook güzel!” dedi. “Evet” dedim “aynen böyle sadece çok güzel olanları söyle.” Kısa bir süre etrafına baktıktan sonra, “sokak lambası çoook güzel, sakalların çok güzel mali, yeşil çimler çok güzel…” diyerek nefes almadan her şeyi saymaya başladı İdil! Kahkahayı bastık elbet.

Neredeyse Tuz golüne kadar hava kapalıydı ama sonrasında güneşi görüp derin bir “oh” çektik ama kısa bir süre sonra yağmurun yerini sert rüzgarlara bıraktığına şahit oluyorduk. Bir şeyler atıştırmak için Ağaçlı tesislerinde mola verdiğimizde de rüzgar, biraz yumuşasa da, devam ediyordu. Yemekten sonra arabalara atlayıp Nevşehir girişinde yer alan AVM’nin yanındaki benzinlikte Ulaş’la buluştuk ve kalacağımız Traveller’s Cave Pansion’a doğru sürmeye başladık.

Uçhisar’daki seyir tepelerinin yanından geçerken peribacalarını görünce gerçekten özel ve farklı bir coğrafyada olduğumu anlamaya başlıyordum.

Ürgüp’e ulaşıp, tek arabanın ancak sığabileceği dar sokaklarda dolanarak kalacağımız yere vardığımızda adeta büyüleniyorduk.

Çünkü kalacağımız pansiyonun avlusu, terası ve her biri birbirinden farklı odalarımız gayet güzeldi. Çantaları odaya yerleştirip kısa bir süre etrafa bakındıktan sonra öğleden sonrasını verimli geçirmek için yeniden arabalara atladık ve yemek yemek için Avanos’a doğru yol almaya başladık.

Ürgüp’ten Avanos’a doğru Zelve yolunda ilerlerken gördüğümüz yükseltiler, peribacaları ve farklı renklerdeki toprak, kaya ve taşlar göz kamaştırıcı görünüyorlardı. Sanki bir film setinde ya da farklı bir gezegende gibiydik.

Avanos’ta bizimkiler yemek yerken, Özge’yle sadece bir künefeyi ve ufak birkaç şey atıştırdıktan sonra Göreme Açık hava Müzesi’ne giderek gezimize start verdik.

Müzenin giriş ücreti 30 Lira ve 1 yıl geçerli müze kart 40 Lira olduğu için müze kart aldık ve içeriye girdik.

5 ve 13. yüzyıllar arasında yoğun bir şekilde manastır hayatının yaşandığı vadide bulunan kayalara kiliseler, şapeller, yemekhaneler ve oturma mekânları oyulmuş.

Göreme vadisi, manastır eğitim sisteminin de başlangıcı olarak kabul edildiği için tarihte oldukça önemli bir yer teşkil ediyor.

Göz göz pencerelerin ve kapıların oyulduğu peribacaları oldukça masalımsı görünüyordu.

Kiliselerin içinde yer alan motifler ve bazılarında korunmuş olarak kalan iskeletler oldukça ilginçti.

Fakat ülkedeki birçok tarihi yerde olduğu gibi burada da birçok freskin üstüne ve duvarlara isimler yazılmış olması oldukça can sıkıcıydı. İlk olarak aklıma Sümela Manastırı’nın içler acısı haldeki freskleri geliyordu.

Kiliselerde Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde kullanılan geometrik süslemeler ortaya çıkarılan ilk boya katmanlarında görülebilirken, daha sonraki tarihlerde yapılan freskler İncil ve Hz. İsa’nın hayatından sahneleri betimlenmekte.

Dolaştığımız kiliselerden en iyi durumda olanı ekstra para ödeyerek girilen Karanlık Kiliseydi. Merdivenden çıkıp kiliseye ulaştığınızda tüm fresklerin çok iyi korunduğu fark ediyorduk. İçerdeki görevlinin flaşsız bile olsa fotoğraf çekilmesine bile izin vermemesi, her şeyi kanıt altında tutmaya alışmış bünyelerimiz için sinir bozucu gelse de, bir süre fresklere bakıp ortamın havasını solumaya başlayınca, buralara gelen herkesin bu güzellikleri görmesinin en temel hakları olduğunu ve en iyi şekilde gelecek nesillere iletilmesi gerektiğini düşünmeye başlıyordunuz.

Müzeyi bir grup lise öğrencisiyle birlikte dolaşıyorduk. İçlerinden birinde bulunan Ankaragücü atkısını görüp, 4 sezondur 2. Ligde mücadele eden ve kazanması durumunda 1. Lige yükselmeyi garantileyecek olan Ankaragücü’nün oynayacağı Kayseri Erciyes maçına bir gönderme yaparak “Kayseri maçına gidiyor musun?” diye sordum, “her maça gidiyoruz elimizden geldiğince Abi” yanıtını aldım. Soru hakkı ona geçmişti; “sen de mi Ankaragüçlüsün Abi?” diye sordu, “Gençlerbirliği” yanıtını verince, “Kırmızı-Kara Burası Ankara Abi!” dedi. “Eyvallah” deyip, maç için başarılar diledim.

Müzeden çıktıktan sonra arabaya atlayıp Kızılçukur vadisinin (Kızıl Vadi / Red Valley) seyir tepesine doğru yol aldık.

Birkaç fotoğraf çektikten sonra doğrudan ufak portatif kafeye oturup ısınmaya karar verdik çünkü sabahki soğuk rüzgarlar yeniden esmeye başlamıştı.

İçerideki görevliye güneş batışını çekeceğimi söyleyince, “Abi çekecekseniz şimdi çekin çünkü bulutların arkasına batacak muhtemelen” yanıtını alıp tripodu kurdum ve video çekmeye başladım. Arkadaş yanıma gelince biraz lafladıktan sonra, sabah balonları da buradan çekmemi önerdiklerini söyleyince bana Aşıklar Tepesine gitmemi, böylece hem güneş doğuşunu, hem de balonları çekebileceğimi söyledi. “Tam olarak neresi orası?” diye sorduğumda bana yaklaşıp kafasını eğdi ve kısık bir sesle, “Abi şurada penise benzeyen 2 tane kaya var ya, işte bak şurada ondan bir sürü var gördün mü, işte orası aşıklar tepesi” dedi. Gülmemek için kendimi zor tutup teşekkür ettim.

Güneşin bulutların arkasına batışını izledikten sonra pansiyona gidip bizimkileri kolaçan ettik. Çocuklar için pide yaptırıp akşam yemeğini onlarla atıştırdıktan sonra Yeni Rakı’nın Şehir Serisi için ürettiği Kapadokya bardağını bulma umuduyla Ürgüp merkezdeki Ocakbaşı’na gittik. Fakat ortalıkta sadece klasik bardaklar vardı. Bizle ilgilenen garsona sorduğumda, “vardı ama eş dost, gelen gidene dağıttık bitti ama sipariş verdik gelecek” yanıtını alıyorduk. “Sağlık olsun” deyip yemek ve içeceklerimizi mideye indirdik ve otele dönüp Zeynep ve Pınarla bol bol muhabbet edip geceyi sonlandırdık.

22 Nisan 2017, Cumartesi

Rüzgar nedeniyle balonların kalkıp kalkmayacağını bilmesem de fırsatı kaçırmamak için sabah 6:45’te kalkıp üstümü değiştirip, dışarıya çıktığımda hayatımda gördüğüm en acayip ve güzel sahnelerden birin e şahitlik ediyordum. Çünkü onlarca balonun havada süzülüşlerini izlemek adeta masalımsıydı. Arabaya atladım ve dün konuştuğumuz arkadaşın önerdiği Aşıklar Tepesine doğru yol aldım.

Arabayı park edip biryandan video çekmeye başladım, bir yandan da onlarca balonun nefis görüntülerini izlemeye koyuldum. Güneş bulutların arkasında kalmasaydı nasıl bir manzarayla karşı karşıya olacağımı düşünmeden kendimi alamıyordum çünkü loş havada bile manzara müthişti.

Çekim sırasında birkaç kere balona sıkılan hava sesini çok yakından işittikten sonra arkamı döndüm ve bir balonun tam da arkama indiğini fark edip şaşırdım. Ardından arabaya atladım ve manzaranın Kızılçukur’dan nasıl göründüğüne bakmak için yola koyuldum. Fakat gittiğimde havada sadece 2 balon kalmıştı ki onlar da inişe geçmişlerdi. Yarın daha erken kalkıp öncelikle Kızılçukur’a gelmeye karar verdim.

Kahvaltının ardından toplanıp hep birlikte Zelve Açık Hava müzesine gittik.

Üç vadiden oluşan nam-ı diğer Peribacaları, Kapadokya bölgesinde peribacalarının en yoğun olduğu yermiş.

Zelve örenyeri, 9 ve 13. yüzyıllar arasında Hıristiyanların önemli yerleşim ve dini merkezlerinden birisi olmuş ve papazlara verilen ilk dini seminerler bu yörede gerçekleştirilmiş.

Oldukça eşsiz bir manzaraya sahip olan vadide peribacaları arasında ilerleyip, manastırlar, kiliseler ve bölgedeki tek caminin içini dolaştık.

Vadiyi oldukça iyi bir yerden gören bir kayanın üstünde oturan orta yaşlı bir görevliyi fark edip birkaç şey sorduk. 1952’ye kadar buranın 30 haneli bir köy olduğunu, peribacalarının kaya yapılarından ötürü kışın sıcağı içerde tuttuğunu, yazın ise oldukça serin olduğunu, yiyeceklerin içeride kolay kolay bozulmadığını ve ailesinin de zamanında burada oturduğunu öğrendik. 1952’de yaşanan bir erozyon sonrasında bir kişi hayatını kaybedince devletin burada yaşayanları tahliye ettiğini de öğrendiğimiz görevliye aklımıza gelen tüm soruları sorduk ve bir sürü enteresan bilgi aldık.

Zelve’den çıktığımızda Ulaş gelmişti. Önce Pınar’ı kaldığımız pansiyona bırakıp ardından kahve içmek için Uçhisar’daki Tipiktürkevi’ne doğru yola koyulurken manzaranın ve mekanın bu kadar güzel olacağını tahmin etmiyordum.

Arabaları park edip kısa bir süre yürüdükten sonra Tipiktürkevi’ne ulaştık. Bir ailenin işlettiği mekan doğrudan bir peribacasının içinde yer alıyordu. Bu yüzden de odaları, şöminesi, pencereleri, balkonu ve odalar içindeki oymalarına kadar her ayrıntı ilgi çekiciydi.

Yerin sahibi olan İsmail Bey bu peribacasında doğmuş. Şimdi ise eşi ve çocuğuyla birlikte burada yaşamaya devam edip, mekanı işletiyor ve her yıl sit alanı olduğu için devlete “işgalci” cezası ödüyormuş.

İsmail Beyle yaptığımız hoşbeş sohbet ve kahve keyfinden sonra toplanıp akşam yemeği için Mustafapaşa’daki Efe Lokantasına gittik. Yine bir ailenin işlettiği kır lokantasının genişçe bir bahçesi vardı. İsterseniz mangal alıp bir yandan getirdiklerinizi pişirip kendi halinizde takılabilir ya da lokanta bölümüne geçip yemek yiyebiliyordunuz.

Ortalıkta dolaşan keçiler, tavuklar ve köpekler arasında mangalımızı yapıp muhabbet ederek gayet güzel zaman geçirdik. Bu mekanın bir güzel yanı da üzerindeki peribacaları ve balonlarıyla gerçekten nefis bir parça olan Kapadokya bardağına ulaşmam oldu! Bu sayede 33 parçalık seride 16. bardağımı koleksiyona eklemiş oluyordum.

Yemekten sonra pansiyona gidip, adet yerini bulsun diye, ufaklıklarla birlikte mumları üfledik ve muhabbetle günü tamamladık.

23 Nisan 2017, Pazar

8 yıldır Kapadokya’da rehberlik yapan ve Ural’ın Forzo Livorno’dan arkadaşı olan Gönül, fırtınadan ötürü Pazar sabahı balon olmayacağını söylemiş olsa da 6.15 gibi kalkıp balonları kontrol ettim ama hiçbiri ortalıkta görünmüyordu. Zaten esen sert rüzgarlardan neden olmadıkları belliydi. Yeniden yatağa dönüp uyumaya devam ettim.

Kahvaltının ardından odaları boşaltıp hesabı ödedik ve “gittiğin yeri en güzel tepeden görürsün” diyerek Özgeyle Uçhisar kalesine doğru yola çıktık. Rüzgar iyice şiddetini arttırmıştı.

Kaleye çıkarken esen rüzgarın getirdiği ince kum taneleri oldukça rahatsız ediciydi ama bir şekilde zorlayıp en üste kadar çıktık. Kapadokya’nın aslında ne olduğunu, yüksekten daha iyi anlıyorduk. Dev vadiler ve irili ufaklı peribacaları nefis görünüyorlardı.

Bir süre rüzgarla mücadele ederek etrafı izledikten sonra inişe geçtik ve Kocabağ’dan şarap alıp Zeynepleri beklemeye başladık. Onlar da geldikten sonra Ankara’ya doğru yola koyulduk ve 304 kilometrelik yolu sürerek en uzun araba sürme rekorumu kırmış oldum.

Pazartesi günü şirkette, defalarca Kapadokya’ya gitmiş olan Cem’e gittiğimiz yerleri anlatırken bana, her gittiğinde Kapadokya’nın erozyon, küresel ısınma ya da rüzgarlar nedeniyle değiştiğinden bahsetti. Mesela Zelve Açık Hava Müzesi’nin girişinde devasa sütun gibi bir şeyin olduğunu ama sonraları o bölüm tamamen yıkıldığını söyledi. O an Kapadokya’nın gerçekten farklı ve özel bir yer olduğunu daha iyi anlıyordum.

Güneşin doğuşunu, batışını ve balonları seyretmek, Ihlara Vadisi ve Kaymaklı yeraltı müzesini görmek için birkaç kere daha Kapadokya’ya gidip dersimizi tam anlamıyla öğrenmemiz gerektiğine karar verdim.

Kapadokya sonrası oluşan yıldız tablosu;

Video Anı;



Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir