Aziz Yıldırım’ın Savunması ve Bir Mikro-Ulusun Kurgulanmış Tarihi, Dağhan Irak

Hukmen Yenik Turkiye'de ve Ingiltere'de Futbolun Sosyo-Politigi, Daghan Irak

Dağhan Irak’ın “Hükmen Yenik!: Türkiye’de ve İngiltere’de Futbolun Sosyo-Politiği” kitabından;

Aziz Yıldırım’ın Savunması ve Bir Mikro-ulusun Kurgulanmış Tarihi

Ulusçu tarih anlayışıyla yetiştirilmiş bir insan topluluğunun takıntı derecesindeki, her zaman haklı olma ihtiyacı ve bunun için geliştirdiği savunma mekanizmaları (inkâr ve karşı saldırı) birer “mikro-ulus” olarak tanımlayabileceğimiz futbol kulüplerinin taraftarlarına ister istemez doğrudan etki eder. Şu söylenebilir; futbol taraftarlarının olaylar karşısındaki tavrı, içselleştirilmiş inkâr ve fanatizm duyguları, temelini altı yaşından itibaren gerçekleşen kesintisiz beyin yıkamadan almaktadır. Bu nedenle ulusçu tarih anlayışım eşelemekte fayda var. Örgün tarih eğitiminin Türkiye halkının maruz kaldığı en sürekli propaganda olduğunu düşünürsek, bunun genel algıya etkisini ve futbol taraftarlığına yansımasını yadsıyamayız.

Benedict Anderson’un tanımından gidersek, “Ulus hayal edilmiş bir siyasal topluluktur. Kendisine aynı zamanda hem egemenlik, hem de sınırlılık içkin olacak şekilde hayal edilmiş bir cemaattir.” Burada “hayal edilmiş”ten kasıt şu; ulusun bireyleri ulusun oluşturduğu bütünlüğü tanımayacak olsalar bile o bütünlüğün hayalini yaşamaya devam ederler. Biraz daha anlaşılır olması için Vamık Volkan ve Norman Itzkowitz’in “çadır” benzetmesinden devam edelim. Buna göre, ulus bir çadırdır, tüm bireyleri kapsayan ortak “iyi”dir. “Seçilmiş travma ve zaferler”in bir araya getirdiği bireyler normal koşullarda bu çadırın altında normal hayatlarını sürdürmeye devam ederler; herhangi bir tehdit anında ise bu bireyler çadırı sağlam tutmak adına çadırın direğine yaklaşıp ortak hareket sergilerler. Bu alegoride tehdit algısına verilen özel önem, bir “mikro-ulus” olarak Fenerbahçelilerin son dönemde sergilediği tutum ve tavırları açıklamakta epeyce faydalı. Ama onu şimdilik bir kenara koyup ulusçu tarih konusunda bize faydalı olacak kısma, yani “seçilmiş travma ve zaferler”e konsantre olalım.

Yine Volkan ve Itzkowitz’ten devam edersek, “Hem seçilmiş zaferler, hem de seçilmiş travmalar çocuk tarafından anne sütünü içer gibi içe atılır. …Bunlar etnik kimlik duygusunu sarsılmaz bir şekilde biçimlendirirler.” Yani şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; eğer ulus hayal edilmiş bir cemaatse, ulusçu tarih de “seçilmiş” yani kurgulanmış bir tarihtir. Sonuçtan, yani sınıfsal ayrımlardan azade kaynaşmış bir ulusun ortaya çıkmasından kendisine belirlediği başlangıç noktasına döner ve arayı eldeki tarihi verilerden ya da tevatürlerden oluşan “seçilmiş” bir kolajla doldurur. Ezeli ve ebedi bir “ulusal kültür” için tarihin devamlılığı gerekir. Ulusçu tarihin amacı, Herkül Millas’ın dediği gibi “Ulusal ideolojiye yaraşır bir ulusal tarih yaratmak ve ulusal ideolojiyi gücendirmektir.”

Bunun günümüze ve Aziz Yıldırım’ın mahkemedeki savunmasına nasıl yansıdığına gelirsek… Aziz Yıldırım’ın mahkemede sunduğu ve özellikle 1908-1950 arasındaki döneme, yani modern Türkiye tarihinin (ve Fenerbahçe tarihinin) başlangıç noktasından tek parti döneminin bitişine (ve Fenerbahçe’deki Şükrü Saracoğlu başkanlık döneminin bitişine) kadar yaptığı referanslar, ulusçu tarihin kurgu merakına pürüzsüz bir örnektir.

Aziz Yıldırım, savunmasına soruşturma sürecinde uğradığı kişisel hak ihlallerini -yerden göğe haklı olarak- sayıp dökerek başladıktan sonra, on dördüncü paragraf itibarıyla Fenerbahçe Spor Kulübünün tarihinden bahsetmeye başladı. Dilerseniz buradan sonrasını çözümleyerek gidelim.

Aziz Yıldırım, 14.-17. paragrafta 1907 yılında bir genç tarafından kurulan takımın dört sene içinde yenilmez bir şampiyona dönüştüğünü ve Altıyol’daki lokalin kiralandığını anlatırken, bunun nasıl ve kimin sayesinde olduğunu söylememeyi tercih ediyor. Aziz Yıldırımın “seçki’sine girmeyen kısmı dolduralım. Fenerbahçe ilk kurulduğu yıllarda ciddi maddi sıkıntılarla yüz yüze kalmış, 1909’da kulübün temel direklerinden antrenör Dalaklı Hüseyin ve Horace Armitage, Kadıköy kulübüne geçerken, Fenerbahçe’nin “adı ve renkleri tarihe karışacak şekilde” Üsküdar kulübüyle birleşmesinin önüne son anda geçilmişti.1 Dağılmanın eşiğine kadar gelen Fenerbahçe’nin imdadına İttihat ve Terakki yetişmiş, İttihatçı Elkatipzade Mustafa Bey’in ardından örgütün önde gelenlerinden Fuat Hüsnü Bey, kardeşi Galatasaray üyesi Hamit Hüsnü Bey ve Mustafa Kemal’in Fenerbahçe ziyaretinde kendisine nezaret edecek olan Sabri Bey kulübe üye olmuştu.2 Aynı şekilde Altıyol’daki lokal de bizzat Elkatipzade tarafından kiralanırken, Osmanlı şehzadelerinden Osman Fuat Bey de kulübe fahri başkan yapılmıştı. Aziz Yıldırım, Fenerbahçe ulusu aylardır kulübe yapılan siyasi müdahalelerden şikâyet ederken kulübün tarihindeki ilk başarıların İttihat ve Terakki örgütünün ve saray şehzadelerinin tam himayesi altına girildikten sonra geldiğinden herhalde bahsetmek istemedi.

Yıldırım, 18. paragrafta 1920’lere gelerek 1923’te oynanan ve hem Fenerbahçe, hem Türk spor tarihçiliğinin ulusçu yazıcılığının sarsılmaz mitlerinden General Harrington Kupası‘ndan bahsediyor. Ulusçu spor tarihçileri tarafından yere göğe sığdırılamayan ve bir Sovyet propaganda harikası olan II. Dünya Savaşındaki Dinamo Kiev’in Nazileri yendiği “ölüm maçı”na benzer bir anlatıyla aktarılan bu maçın, Lozan Barış Görüşmeleri sırasında, aylardır lig maçı oynayan Fenerbahçeli futbolcularla, kadrosunda dört kişi dışında futbolcu bulunmayan, beş yıldır ailelerinden uzak kalmış ve her an gelebilecek terhis haberini bekleyen işgal askerleri arasında oynandığını Aziz Yıldırım’ın bilmesini beklemek tabii haksızlık olur, hele ki Türkiye’de spor tarihi yazmış hemen hemen herkes bu gerçeği “seçmemeyi” tercih ederken.

Aziz Yıldırım, bir sonraki paragrafta ani bir kronolojik dönüş gerçekleştirerek, 1918’de Mustafa Kemal’in kulübe yaptığı ziyaretten ve işgal dönemindeki maçlardan bahsediyor. Mustafa Kemal’in ziyareti, o değeri tartışılmaz General Harrington zaferinden beş sene önce gerçekleşmişken bunu sanki tam tersiymiş gibi anlatmanın yarattığı anakronizmi de, içerdiği ajitasyonu da burada tartışmaya gerek yok.

Aziz Yıldırım, 21. paragrafa ulaştığında, kulüp sitesindeki savunma metninde büyük ve koyu harflerle vurgulanan sadede geliyor. Bu sadet dediğimiz, aynı zamanda geride kalan bölümde ulusçu tarih yazıcılığının varmayı hedeflediği amaca da işaret ediyor; “benim değerli yönetici arkadaşlarımın itham edilmesinin nedeni kanaatimce yüz yıldan bu yana, Fenerbahçe’nin sürdürdüğü bu temiz, ülke sever ver ve ATATÜRKÇÜ YOLDA BİZ FENERBAHÇELİLERİ ÇEVİRME GAYRETİNDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR.”

Bu noktada Aziz Yıldırmam tahayyül ettiği Fenerbahçe ulusunun ülküsünün Atatürkçülük olduğunu öğreniyoruz. Bunu Aziz Yıldırım Fenerbahçeliliğı nin “ezeli ve ebedi haklılık” kaynağı olarak not alalım. Yalnız ilginçtir ki bu ülkü, ta 1907 yılından, yani Mustafa Kemal, Şam’daki 5. Ordu’da Lüfti Müfit Bey’in yanında staj yaparken başlıyor. Tabii Fenerbahçe ulusunun geçmişinden geleceğin sonsuzluğuna uzanan ebedi Atatürkçülüğü söz konusuyken, üç-beş ya da on beş yılın hesabını yapmıyoruz.

Yine de Aziz Yıldırım 22. paragrafta 1940’lardaki Şükrü Saracoğlu başbakanlığına atlarken, biz onun bahsetmekten imtina ettiği yıllara yani Fenerbahçe’nin ezelden beri takipçisi olduğu Atatürk’ün devlet başkanlığı yıllarına gidelim. Aziz Yıldırımın “seçmediği” kısımda, Erken Cumhuriyet kadrolarının Fenerbahçe’yle arasının çok da iyi olduğu söylenemez. Cumhuriyet’in kurulduğu tarihte Fenerbahçe başkanı olan Ömer Faruk Bey’in Osmanlı hanedanı üyesi olduğu için sürgün edilmesini, eski başkanlardan Doktor Nâzım Bey’in ise Mustafa Kemale düzenlenen İzmir Suikastında dahli olduğu gerekçesiyle idam edilmesini futbolla alakasız olaylar olarak ayrı bir kenara koyalım. Ancak 1924 yılında bir Galatasaray maçı sonrasında çıkan ihtilafta Fenerbahçe’nin Futbol Federasyonuyla bağlarını kopararak ligden çekilmesini ve millî takımın Sovyetler Birliği turnesini boykot etmesini herhalde hatırlamak gerekir. 1930’larda ise Türkiye’de spor yönetimi Nazi Almanyası’nın spor bakanı ve 1936 Berimdeki meşhur “propaganda Olimpiyatı”nın mucidi Carl Diem gibi isimlerin katkısıyla Avrupa’daki otoriter rejimler model alınarak yeniden şekillendirildiğinde, Fenerbahçe’nin zaten spor hayatında öncü bir rol üstlenmesi mümkün değildi. Zira, hem 1932-36 arası oluşturulan ve yurtdışı turnelerine çıkarılan Halkevleri Karması, hem de adını bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün koyduğu ve iki kez ziyaret ettiği, Cumhuriyet Halk Fırkasının üst düzey yetkililerinin Galatasaray’dan ayrılarak kurduğu Güneş aracılığıyla devlet sporu kendi kontrolüne alıyor ve büyük ihtimalle de Nazilerin Schalke 04 projesine benzer bir futbol projesi yaratmaya çalışıyordu. Bu noktada özellikle 1930’ların başında hem Galatasaray’a, hem Fenerbahçe’ye devletin tutumu bir hayli sertti; belli ki kendi kurdukları kulübe bu kadar popüler rakipler istemiyorlardı. İş, 1934’te yine olaylı bir Galatasaray maçı sonrası Milletvekili Halit Bayrak’ın Fenerbahçe’nin kapatılmasını talep etmesine kadar vardı. Fenerbahçe, bu olay sonrasında yirmi yıl önce yaptığı gibi yine siyasi iktidarın himayesine girmek zorunda kaldı. 1929 yılında Adalet Bakanı iken gözden düşen İttihatspor’un elinden sahasını alarak Fenerbahçe’ye veren Şükrü Saracoğlu kulübe başkan yapıldı. Tıpkı Elkatipzade’nin gelişinde olduğu gibi bu siyasi himaye Fenerbahçe’nin talihini değiştirdi ve bugün halen kullanmakta olduğu stadın arazisinin mülkiyetini de kazandırdı. Bu stadyum meselesinin Aziz Yıldırım’ın savunmasında bahsi geçmese de, Fenerbahçe ulusunun resmî tarihinde saklandığını söylemek haksızlık olur.

Aziz Yıldırım, Fenerbahçe’nin “seçilmiş” tarihini anlatmaya 23. paragrafta son verirken kulübe hizmet veren kimi başkanları sayıyor. Tam listesi Ali Naci Karacan, Sayit Selahattin Cihanoğlu, Ali Muhittin Hacı Bekir, Osman Kavrakoğlu, Medeni Berk, Faruk Ilgaz, Şükrü Saracoğlu, Zeki Rıza Sporel olan bu isimlerden Kavrakoğlu’nun başkanlık döneminde iktidardaki Demokrat Parti’nin milletvekili, Medeni Berk’in 1960 Darbesine kadar başbakan yardımcısı, Faruk İlgaz’ın Adalet Partisinin iktidar döneminde İstanbul il başkanı, Şükrü Saracoğlu’nun CHP iktidarında başbakan ve Zeki Rıza Sporel’in yine iktidar döneminde Demokrat Parti milletvekili olması hâliyle ilginçtir. Daha ilginci ise Aziz Yıldırım’ın siyasi himayenin yapı taşlarını bir bir sayarken, spor kökenli “Yavuz” İsmet Uluğ’u unutması olabilir.

Aziz Yıldırım’ın “Fenerbahçe Cumhuriyeti’nin “seçilmiş” tarihini yazarken yaptığı ayıklamaları ve tahrifatı bu kadar derinlemesine inceleme nedenimiz, bunun tek ve daha önce rastlanmamış olması değil. Aksine, Türkiye Futbol Federasyonu tarafından altı cilt olarak hazırlatılan Türkiye Futbol Tarihi külliyatı incelendiğinde, bu ülkede futbolun yönetici kurumu Türklerin ayağına daha top değmeden yıllar önce bugün gökdelene dönüştürülmeye çalışılan Alsancak Stadyumu’nun arazisindeki sahada binlerce kişinin izlediği olimpiyat benzeri yarışmalar ve futbol turnuvaları düzenleyen İzmirli Rumların yok sayıldığı Türkiye’de futbolun etnik Türkler üzerinden anlatılarak bu ülkenin spor kültürüne hizmeti geçen azınlıklara karşı nasıl bir ayrımcı tutum takınıldığı görülecektir. Diğer spor kulüpleri hakkında yazılmış herhangi başka bir tarih kitabında da ulusçu tarih anlayışının kurguya dayanan anlatısına rastlanabilir. Hatta diyebiliriz ki, birkaç çok kıymetli eser dışında hemen her çalışma, Türkiye’deki neredeyse bu tek tarih akımının tuzaklarına düşmüştür.

Aziz Yıldırım’ın savunmasını incelenmeye değer kılan, “mik-ro-ulus” olarak farzedilebilecek kulüplerin tarihlerinin nasıl bilinçli bir şekilde ulusçuluğun “seçilmiş travmalar ve zaferler” takıntısına kurban edildiğidir. Bu kuşkusuz o “bir harekette sokağa dökülecek” halk kitlelerinin motivasyonunu yükseltmeye, onları “kulüp milliyetçiliği”nin hisleriyle doldurmaya: yönelik kasıtlı bir stratejinin ürünüdür. Fenerbahçe taraftarının şike operasyonu süreci boyunca, camiaya biçilen “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış kitle” ve Aziz Yıldırıma kazandırılan “lider kültü”ne her türlü eleştirilen perspektifi reddederek bağlanması, bu stratejinin işe yaradığını gösteriyor.

Şike operasyonu başlarken belki de hedeflenen, zaten Aziz Yıldırımdan sıkılmaya başlayan Fenerbahçe taraftarının “şikeci” olduğu ortaya çıkarılacak başkanın tasfiyesine destek vermesiydi. Yıldırım böylelikle kamuoyundan hiçbir destek alamayacaktı. Ancak onun yerine Aziz Yıldırım’ı sisteme karşı en büyük muhalif gören ve onun uğruna sık sık polisle karşı karşıya gelen bir taraftar kitlesi ortaya çıktı. Bu başlangıçta kimsenin öngöremediği bir siyasallaşmaydı.

Fenerbahçe taraftarının bu siyasallaşmasını, ulusla mikro-ulusun çatışması olarak değerlendirebiliriz. Türkiye futbol tarihinde ilk defa irrasyonel faktörlere dayanan taraftarlık kimliği, ulusal kimliği temsil eden devletle karşı karşıya geldi. Bu durumu Mısırda Hüsnü Mübarek rejimine karşı girişilen devrimde başı çeken El Ehli kulübü taraftarlarınınkiyle kıyaslamak mümkün. Ancak dikkat edilmesi gereken oradaki politik yönelimli taraftar toplulukları kendi kimliğini rejime karşı girişilen bir halk hareketinin içinde eritirken; Fenerbahçe’de olan taraftarlık kimliğinin devlete karşı kendini doğrudan konumlandırması. Çağlayan Adliyesi’nin önünde, Silivri’de ve 12 Mayıs 2012’de Şükrü Saracoğlu Stadının etrafında polisle çatışan taraftarın politize olduğu ve muhalif bir damar barındırdığı doğrudur. Ancak bu muhalifliğin motivasyonu mikro-ulustan, yani Fenerbahçe’den gelmektedir ve hedef Fenerbahçe’nin çıkarını sağlamaktır. Yani Fenerbahçe taraftar gruplarının sıklıkla atıf yapmaktan hoşlandıkları Tahrirden farklı olarak, talep edilen şey Fenerbahçe’ye “adil” davranılmasıdır. Türkiye’deki diğer muhalif hareketlerle Fenerbahçe taraftarlarının talepleri ya da şikâyet ettikleri konular çakışabilir; ancak bu birinin diğerine güç verdiği anlamına gelmez. Bunun böyle olması için önceki düzende bunun emarelerinin olması gerekirdi. Oysa, Aziz Yıldırım’ın ve Fenerbahçeli yöneticilerin bu operasyon öncesinde arası AKP iktidarıyla en iyi olan kulüplerden olduğu bir sır değil. Yıldırım, operasyondan birkaç ay önce yanma kaptan Alex’i de alarak Tayyip Erdoğan’ın huzuruna çıkmış; bol şakalaşmak görüşmede Türkiye vatandaşı olacak Alex’e ne isim konacağı bile tartışılmıştı. Ardından Aziz Yıldırım, Erdoğan’ın akrabası ve İstanbul Büyükşehir Belediyespor Başkanı Göksel Gümüşdağ’ın TFF başkanlığına gelmesi için uğraşmış; hatta hapisteyken yapılan kulüp kongresinde de yönetimine Ahmet Burak Erdoğan’ın kayınbiraderi Ahmet Ketenci ve Kadir Topbaş’ın oğlu Hüseyin Ersan Topbaş’ı almıştı. Normal koşullarda Fenerbahçe’yle AKP arasındaki yakın ilişkiler tribünlerde hiçbir sıkıntı yaratmadığı gibi; referandum döneminde ve öncesinde Tayyip Erdoğan’a açık destek veren taraftar grupları da olmuştu. Dolayısıyla burada ülkedeki muhalif harekete bir destekten ziyade, Fenerbahçe taraftarının kulüp çıkarlarına göre pozisyon almasından bahsetmek çok daha gerçekçi olur. Aziz Yıldırım’ın hapiste olduğu dönemde bir tür “devrim önderi”ne dönüştürülmesi, atılan sloganlardaki sol göndermeler ve Grup Yorumun “Haklıyız kazanacağız’ının Fenerbahçe’ye uyarlanmasının ise sol tandanslı olma iddiasındaki bir taraftar grubunun şike süreci esnasında yıldızının parlamasından kaynaklı olabilir. Fenerbahçe’yi ve Aziz Yıldırım’ı sosyalizmle bağlantılandıran bu eylemlere ajitasyondan daha fazla anlam yüklemek mantıklı olmaz. Zaten Aziz Yıldırım’ın tahliye olduktan sonra aldığı tavır da yaratılan “devrim önderi” mitinin ne kadar akıl dışı olduğunu kanıtlar niteliktedir.

Mehmet Ağaran huzurunda bir “devrim önderi”

3 Temmuz sürecinde Fenerbahçe taraftarının Aziz Yıldırıma yüklediği anlamların çöküşü bir hayli hızlı oldu. Fenerbahçe’yi “baskıcı devlete karşı kale” olarak görenler, Yıldırımın tahliye olur olmaz soluğu Aydın’da hapisteki yüzlerce operasyondan sorumlu organize suç örgütü lideri Mehmet Ağar’ın yanında almasıyla bir şok yaşadı. Futbol dünyasından pek çok isim, dört büyüklerin yöneticileri, teknik adamlar ve TFF’den isimler Ağar’ı ziyaret ederken Aziz Yıldırım da eksik kalmamıştı. Fenerbahçe taraftarının şike operasyonu boyunca görmeyi reddettiği iktidar ilişkileri tekrar gün yüzü görüyor, Yıldırım egemenlerin sınıfındaki yerini tekrar eliyle koymuş gibi buluyordu. Bu ziyaret esnasında Aziz Yıldırım’ın orijinal forması olmadığı için bir taraftara imza vermeyi reddetmesi işin sınıfsal boyutunu anlatması açısından çarpıcıydı. Fenerbahçe başkanı, taraftarının aksine ait olduğu sınıfı çok iyi biliyor, “ayak takımı’yla muhatap olmuyordu. Yıldırım, ilerleyen günlerde teknik direktör Aykut Kocamanın istifasını isteyen taraftara sert tepki gösterecek, kendisi için dava sırasında büyük destek toplayan Twitter kullanıcılarını da eleştirecekti. Son olarak Alexi “karşısında bacak bacak üstüne attığı” gerekçesiyle gönderdiğinde kendisine verilen destek de sönüp gitmişti. Süreçten önce olduğu gibi, süreçten sonra da mikro-ulusun üyeleri kendi iç gündemlerine dönmüş, dış dünyaya karşı savunma hâli sona ermişti. Çadır alegorisine geri dönersek, mikro-ulusun bireyleri tehlike geçince çadırın direğini tutmaktan vazgeçmişti. Bu da taraftarın politizasyonunun kulüplerin iç iktidarlarını taraftarlar lehine demokratikleştirecek devrimci bir dalgaya dönüşmediği sürece ne kadar uçucu olduğunu gösteriyordu.

Hükmen Yenik! : Türkiye’de ve İngiltere’de Futbolun Sosyo-Politiği, İnceleme Dizisi, Evrensel Basım Yayın

Hükmen Yenik! : Türkiye’de ve İngiltere’de Futbolun Sosyo-Politiği’nden macanilari.com’a yapılan alıntılar için tıklayın…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.