Sinop Gezi Günlüğü

Yaklaşık bir ay önce telefonum çaldı. Arayan Alkaralar’ın Samsun temsilcisi Abreg Ç. idi. “Mali, İnaltı mağarasındayım. Sinop ve burayı kesin görmelisin!” diyordu. Bu konuşmadan sadece, (son birkaç ayda Zeynep, Ural, annem ve birçok kişiden övgüler işittiğim) Sinop’u görmem gerektiğini anlıyor ve “önümüzde kurban bayramı var abi. Bir plan yapalım gezelim valla süper olur” diyordum.

Bayramın ilk günü kurbana yardım ettikten sonra, Özge ile 19 otobüsüne atlayıp Samsun’a doğru yola çıktık. Son durak Trabzon’a giden otobüsün (muhtemelen) Trabzonlu muavini ve ortam oldukça ilginçti. Muavin sanki tüm yolcuları tanıyor gibi sıcak ve komik tavırlar sergiliyordu. Tek seçenek kek olan yiyecek ikramını bizim bulunduğumuz yere kadar yaptıktan sonra arkamızda bulunanlara keki gösterip “siz de ister misiniz?” diye soruyor, ardından da gülerek fırlatıyordu. Özge, portakallı kekten “bir tane daha alabilir miyim” diye ricada bulunduğunda muavin, “ne demek, istersen kutunun tamamını vereyim” diyerek kahkahayı patlatıyordu.

Gece 1:45 civarlarında Abreg’in Samsun’daki evindeydik. Uşak, yememiş içmemiş 3 gece 4 günlük gezimizi en ince ayrıntısına kadar planlamıştı. Yaklaşık 1 yıl önceki Doğu Karadeniz turundan ötürü alışık olduğum bu durum Özge’yi şaşırtmaya yetiyordu.

26 Ekim 2012: Gerze, Tatlıca Şelaleleri, Ömerdüz

Sabah güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra Keçi’ye (araba) atlayıp gezimize start verdik. Hava 25 derece civarlarında ve güneşliydi. Ekimin son günlerinde Karadeniz’de bu hava her şeyin güzel geçeceğinin habercisi gibiydi. Önce Bafra’da durup dağ evinde ve ara öğünlerde atıştırmak için alışveriş yaptık. Malzemeleri arabaya yerleştirirken Tanju Çolak, muhtemelen annesi ile birlikte Carrefour’a doğru yürüyordu.

Bafra’dan sonra Yakakent’te bir süre durup denizi izledikten ve Keçi’nin resmini çektikten sonra yola devam ettik. Kanlıçay (Güzelceçay)’dan geçerken Abreg, “burası arabanın önüne birden atlayan, ya da çıkan köpekleri ile ünlüdür” dedi. Şaka olduğunu düşünsek de, bir süre sonra vızır vızır arabaların geçtiği yolun ortasında uyuyan bir köpeği görünce inandık!

Saat 13:00 civarlarında ilk durağımız olan Gerze’ye adım attık. Bayramın ikinci günü olmasından olacak her yer ana baba günüydü. Kumsala inip fenerde birkaç fotoğraf çekinip etrafa bakındık ve yola devam etmeye karar verdik.

Sahilden uzaklaşıp dağlara tırmanmaya başladık. Sarı ve yeşilin tüm tonlarına bürünmüş ağaçların çevrelediği manzara görülmeye değerdi. Bir süre sonra Erfelek’teki Tatlıca Şelalelerine ulaştık. Arabayı park edip, insanların mangal yaktığı alanı geçtiğimizde ilk şelale ile karşılaştık. Ardından toplam 850 metrelik tırmanışa başladık.

Bir süre gittikten sonra önümüze iki tane yol çıktı. Bunlardan biri irili ufaklı şelalelerin yanından seyrederken, diğeri şelaleden bağımsız olarak en tepeye doğrudan çıkmanızı sağlayan yol idi. Biz önce şelale tarafındaki yolu tercih ettik. Fakat bu yoldan gitmek için iyi bir ayakkabı ve efor gerektiğini anlayınca diğer yoldan tırmanıp ara ara şelalelere gidip dönmenin daha mantıklı olduğuna karar verdik.

Saatler ilerledikçe hava soğumaya ve ormandaki ısı bayağı düşmeye başladı. Biz de karanlıkta dönüşün zor olacağını düşünüp bir yerden sonra geri dönmeye karar verdik.

Yol boyunca bize rehberlik eden Abreg Ç, çok ama çok önemli bilgiler paylaştı! Bunlardan biri de çatısı taşlardan yapılan evdi.

Tatlıca şelalelerinden çıktıktan sonra Ömerdüz’deki dağ evine doğru yol aldık. Hava kararmıştı ve dağ yolu oldukça virajlı idi. O kadar çok döndük ki bir süre sonra varamayacağımızı düşünmeye başladım. Fakat sonunda ulaştık. Biz içeriye çantaları ve yiyecekleri taşırken Abreg mutfaktaki sac sobayı yaktı. Bir anda mutfak sıcacık oldu! Yemek yedekten sonra ufo ile ısıttığımız diğer odada korku filmi açıp izlemeye başladık. Başlarda Abreg, ortalarında ise ben uykuya daldım. Sabah Özge’nin de dvd’deki sorun nedeniyle filmin son 5 dakikasını izleyemeyip gıcık olduğunu öğrenecektik…

27 Ekim 2012: Karlık Yaylası, İnaltı Mağrası, Akgöl, Ayancık

Sabah kuş sesleri ile uyandıktan ve güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra Karlık Yaylası’na doğru yola çıktık.

Abreg’in “bir hafta sonra gelsek burada daha fazla sarının tonlarını görecektik” dediği ama bize göre bu hali bile nefis olan ormanın içinden tırmanmaya başladık. Ara ara arabayı durdurup fotoğraf çekiyor ve ardından yola devam ediyorduk. O kadar çok taşlı, çamurlu, kaygan ve çalılı yoldan geçtik ki, bir süre sonra Abreg’in arabaya neden Keçi adını taktığını anladık. Fakat Keçi’nin de tırmanamayacağı kadar dik bir yokuşa ulaştık. Arabayı park edip yürümeye karar verdik.

Kısa bir yürüyüş ile tepeyi aştıktan sonra Karlık Yaylası’na vardığımızı anladık. Karşımızda nefis bir orman manzarası ve aralarında “minik” bir göl görüyorduk. Önce oraya yürümeye karar verdik. Fakat uçuruma doğru yürüyüp biraz dürbünle inceledikten sonra oraya ulaşmanın düşündüğümüzden uzun süreceğini fark ettik. Uçurumda bir süre bakındıktan sonra arabaya binip İnaltı mağarasına doğru yola koyulduk.

İnaltı mağarası beklediğimden çok geniş ve çok ışıklandırılmıştı. İçeriye girer girmez hava bariz bir şekilde soğuyordu. Abreg’in uyarısından ötürü içeri girmeden önce sıkıca giyinmiştik. Sarkıtlar çok efsane görünüyordu. Daha yeni izlediğimizden olacak sarkıtları Yüzüklerin Efendisi’nden bir şeylere benzetip duruyorduk.

Toplamda 3,5 km uzunluğundaki mağaranın aydınlatılmış yerlerinin sonuna geldiğimizde zemin siyah ve kaygan bir çamur ile kaplanmaya başlamıştı. Yerin oldukça çamur olduğu bir alana vardığımızda duvardaki ipe tutunup kenardan kenardan seyrederken birden ayağımın kaydı ve sağ ayağım çamura girdi. Söylene söylene ayağımı çıkarttım. Karanlığı ve ayakkabılarımın uygunsuzluğunu da düşünerek devam etmemenin daha doğru olduğuna karar verdim. Abreg bir süre daha devam etti sonra geri döndü ve mağaradan çıkıp Akgöl’e doğru devam ettik.

Akgöl’e vardığımızda kendimize güzel manzaralı bir mangal yeri bakınıyorduk. Araba ile geçerken aşağıda çok güzel bir masa gördük. Oraya doğru hareket ederken başka bir araba masayı kaptı. Biz de göle biraz daha uzak olan masanın yanına kurulduk. Sucukları hazırlayıp mangalımızı yaktıktan sonra bir yandan laklak ederken bir yandan da yemekleri mideye indirdik. Renk renk ağaçların göle yansıması çok efsane idi.

Akgöl’ün etrafında bir tur attıktan sonra Ayancık’a doğru yola çıktık. Ayancık’a vardığımızda pazarda daha önce hiç görmediğim bir mantar ile karşılaştık. Hem tatmak hem de Ömür abime götürmek için kocaman sapı ve bazıları gerçekten devasa olan Feslüven mantarından (Çörek mantarı “Boletus edulis”) aldık. Ardından Abreg’in akrabalarının yerinde bir şeyler içip biraz muhabbet ettik ve dağ evine gittik.

Eve ulaştığımızda Abreg’in başka akrabaları mangallarını bitirmiş muhabbet ediyorlardı. Giderlerken ateşi söndürmediler biz de ateşi harlayıp köfte, mantar ve sebzelerden oluşan bir ızgara yaptık. Benim en çok merak ettiğim parça olan feslüven mantarının özellikle sap bölümü tatlımsı idi ve acayip derecede lezizdi. Çok sevdik.

Tıka basa doyduktan sonra Jenga ve tavla oynama hayalleri kursak da bir süre sonra kendimizi yataklarımızda bulduk…

28 Ekim 2012: Sarıkum, Hamsilos, Akliman, Sinop

Sabah kalktığımızda saatlerin geri alındığı öğrendik. Havanın erken kararacak olması dolu dolu planladığımız Sinop merkez gezisinin bazı bölümlerini yapamayacağımız anlamına geliyordu!

Dağ evine veda edip Sarıkum’a doğru yola koyulduk. Yol boyunca garip bir şekilde bir sürü şahin gördük. Önce arabayı durdurup bol bol dürbünle inceledik. Fakat sonrasında şahinler o kadar sıklaştı ki Özge’nin de soruşturması ile bunun bir göç olduğunu anladık.

Sarıkum’a vardığımızda bizi çok güzel bir göl karşıladı. Göl ve kenarlarında bolca kuş, ördek ve kuğu vardı. Özge’nin öğretmenliği ile Abreg ile kuş gözlemlemeye başladık. Daha önce Uyuz (Kömüşini) ve Kulu (Düden) Gölleri’nde bir günlük gözlem yapmanın verdiği gaz ve ukalalıkla Abreg’e ara ara bilgi aktarmanın zevkini yaşıyordum.

Bir süre sonra gölün diğer tarafında yer alan gözetle kulesine gitmek üzere yola çıktık. Bu arada yanımızdaki ağaca bir şahin kondu. Dürbünü ayarlayıp şahini kesmeye başladığımda Abreg arabanın motorunu kapatmıştı ama araba yavaş yavaş ilerlemeye devam ediyordu. Ben de en iyi açıyı yakalamak için “abi biraz daha. Abi biraz daha” diye tempo tutuyordum. Bir ara dönüp Abreg’e baktığımda arabayı ittiğini görüp kahkaha attım. Çünkü ben vitesi boşa alıp arabayı yavaş yavaş ilerlettiğini zannettiğimden, bu kadar rahat bir şekilde tempo tutuyordum…

Gölün diğer yanına ulaştığımızda kumul tabelası gördük. Özge heyecanla kumulun denizin taşıdığı ince kum tabakası ile oluşan tepecikler olduğunu ve bunların üstünde kum zambakları gibi eşsiz bitkilerin yetiştiğini anlatıyordu. Arabayı park edip kumsala doğru yürümeye başladık. Kumsal Alanya’daki gibiydi. Aklıma Akdeniz’deki sahiller geldi.

Bir süre yürükten ve bakındıktan sonra kumul tepelerine doğru ilerledik. Kum zambakları ve bir sürü (nasıl yaşadığına akıl sır erdiremediğimiz) bitki gördük.

Hava çok sıcak ve bunaltıcı idi. Ormana doğru yürümeye başladık. Ağaçların arasına girdiğimizde sıcaklık bir anda serinliyor ve derin bir nefes alıyorduk. Bir süre sonra gözetleme kulesine araba ile gidilemediğini anlayıp Sinop’a doğru devam ettik.

Şehre varıp arabayı park ettikten sonra limandaki Barınak’a oturup pizzalarımızı ısmarladık. Az sonra, ne ince, ne kalın hamurlu, bol kaşarlı ve oldukça leziz bir pizza geldi. Aklımda 2008’de Milano’daki bir Sicilya pizzacısında yediğimiz pizza geldi. Mutlu oldum.

Abreg’in anlattığına göre, Sinop’ta eskiden yer alan Amerikan üstündeki askerlerden öğrenilen tarif ile yapılan pizza, bugüne kadar gelmiş.

Yemekten sonra sadece irili ufaklı gemi maketi yapan bir dükkana girip Sinop magneti aldık. Abreg çalışana kalenin açık olup olmadığını sorduktan sonra “anahtarı sizde mi?” diye sordu. Önce güldük ama adamın verdiği cevapla birlikte sorunun ciddi olduğunu anlayıp ciddileştik.

Hayatımda gördüğüm en alçak kaleye (denizden yüksekliği sadece 25 metre) çıkıp manzarayı izledik. Fakat oldukça kalabalıktı olduğundan fazla zaman geçirmedik. Ve inişe geçtik.

Arabaya atlayıp 1999’da müzeye çevrilen Sinop cezaevine gittik. Oldukça nemli ve iç karartıcı bir yer olan cezaevinin neredeyse tüm hücreleri dolaştık. Özellikle tek kişilik ceza koğuşları çok sinir bozucu idi. Deniz kokusu, dalga ve martı seslerinin olduğu ama denizi asla göremediğiniz yüksek duvarlı cezaevini dolaşırken garip duygular yükleniyordu.

Cezaevindeki bir koğuş 2007-10 yılları arasında atv’de yayınlanan Parmaklıklar Ardında dizisinin seti olarak kullanılmış ve o haliyle saklanmış.

Cezaevinden çıktıktan sonra bir yanı deniz bir yanı orman olan küçük bir deniz kasabası siluetine sahip Akliman’a gidip bir süre etrafı izledik.

Ardından yola devam edip Hamsilos’a vardık. Kayalıklar, deniz ve ormanı ile fena halde Akdeniz ve egedeki koylara benzeyen Hamsilos’u çok sevdim. Zaten Sinop her yeri ile Akdeniz’e çok benziyordu. Bu da onu diğer Karadeniz şehirlerinden farklı kılıyordu. Bu yüzden ileride sıcak bir dönemde deniz tatili için Akdeniz ya da Ege yerine Sinop’a gelmeyi düşündüm.

Şehre geri dönerken cezaevinin karşısında yer alan, hayatının bir bölümünde Sinop’ta yaşamış olan ünlü filozof Diyojen (Diogenes)’in heykelinde bir fotoğraf çektirdim.

Arabayı park ettikten sonra güneşin batmak üzere olduğunu görüp bir süre romantik takıldık 🙂 Ardından Sinop mantısı yemek için Teyze’nin Yeri’ne doğru yürüdük. Tam varmak üzereydik ki, bizimkilerin de tribünde yer aldığı Karabükspor – Gençlerbirliği maçının yayınlandığını görüp Abreg ile kahveye kurulduk.

0-0 sona eren zevksiz maçın ardından Teyze’nin Yeri’nde bir yanı cevizli tereyağlı bir yanı ise yoğurtlu mantıdan yedim. Normalde fazla hamur geldiğinden çok fazla mantı sevmeyen biri olarak Sinop mantısını çok sevdim. Çünkü mantının hamuru, içindeki kıymayı görecek kadar ince idi.

Yemekten sonra Samsun’a doğru yola çıktık. Hava kararmıştı. Güzelceçay’dan geçerken Abreg, “işte köpeklerin her an önümüze çıkabileceği kasabaya geldik” dediği anda uzunları yaktı ve karşımıza bir köpek çıktı. Sola kırdık ve kurtardık. Bir süre bu anı konuştuk. Çünkü o kadar enteresandı ki, uzunları yakmasak köpeğe çarpacaktık! Eve yaklaşık 20 km uzaklıktaki İskele’ye oturup daha önce hiç yemediğim çeşitli balık mezeleri yedik. Balık içli köfte, karides, dilbalığı, bulgur ve köri sosu ile yapılmıştı ve oldukça lezzetli idi. Balık kokoreç, bana biraz ağır gelse de güveçte karides ve dilbalığının inceltilmiş ve baharatlarla fırınlanmış haliydi. En beğendiğim meze olan balık simit ise yengeç bacağının susama batırılmış ve çok güzel bir pazı sosu ile servis edilmiş haliydi.

Tıka basa doyduktan ve kumsalda kısa bir tur attıktan sonra arabaya atladık ve eve gittik. Duş aldıktan sonra devrildik.

29 Ekim 2012: Kızılırmak Havzası

Sabah yine ve yeniden güzel bir kahvaltı ile güne başladık. Ardından Özge’nin arkadaşı Arzu’yu aldık ve onun rehberliği ile Kızılırmak kuş cennetine gittik.

Dün gördüğümüz Sarıkum, Kızılırmak havzası yanında adete toz tanesi gibi kalıyordu. Arzu bizi havzanın birçok yerine götürüp kuş gözlemimizde yardımcı oldu.

Bir ara teleskopumuza Boz Doğan takıldı. Özge ve Arzu heyecandan ölecekken çok az görünen bir kuş olduğunu öğrenip kendimizi oldukça şanslı hissettik. Saat 13:30 civarlarında gözlemi bitirdik ve arabaya atlayıp önce eve ardından da terminale gittik. Hala ışınlanma cihazının bulunmamasına hayıflanarak otobüsteki yerimizi aldık ve Ankara’nın yolunu tuttuk…



“Sinop Gezi Günlüğü” üzerine 7 düşünce

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir