Akyaka, Tekne Turu, Sedir Adası ve Azmak Turu

1999 yazında 3 arkadaş ve 2000 yazında kadroyu daha da genişletip 7 arkadaş ile birlikte araba kiralayıp Marmaris’e gitmiştik. Ucuz bir pansiyon tutmuştuk ve her gün farklı bir plaja gidiyorduk. İçmeler, Boz Burun, Datça, Bodrum, Gökova,  Kız Kumu, Göcek, Fethiye, Ölü Deniz, Saklı Kent, Sedir Adası, Sarıgerme derken hayatımın en güzel iki deniz tatilini yaşamıştım.

Yaklaşık 1,5 ay önce 4 gün, 3 gecelik Ramazan Bayramı tatilinde Akyaka’ya gitmek üzere planlar yaptık. Akyaka’nın Gökova’da olduğunu duyduğumda şaşırmıştım. Zira, üstte bahsettiğim uzun soluklu tatillerde neden oraya da gitmediğimi düşünmüştüm. Kim bilir, belki de o yıllarda adı daha bilinmiyordu…

18 Ağustos 2012, Cumartesi

17 Ağustos gecesi otobüse atlayıp 18 Ağustos sabahı saat 8:30’da Akyaka kavşağına vardığımızda 99 ve 2000’de aynı yol kenarında durup fotoğraf çekindiğimizi hatırladım. Gökova çok güzel görünüyordu…

Server Apart’taki odamızın balkonundan Akyaka’nın görüntüsü nefisti.  Odamıza yerleştikten sonra bir haftadır Akyaka’da bulunan arkadaşlarla buluşup Marmaris yolundaki Havuzlu Bahçe’de kahvaltı yapmaya gittik.

Ana yoldan içeri doğru bir süre ilerledikten sonra vardığımız alan, ormanın içinde yer alıyordu. Kahvaltının ardından havuz sefası yapıp, Banu ve Umut’un Özge’ye verdikleri dalış derslerini izleyip güneşlendikten ve middillileri mıncıkladıktan sonra arkadaşların Akyaka’da kaldıkları orman kampındaki çadırlarını ziyaret ettik.

Bir süre laklak ettikten sonra hem dolaşmak hem de denize girmek için çadır kampının aşağılarında bulunan ufacık açıklıkları dolaşmaya başladık. Genelde beton ile düzleştirilmiş alanlar, ormandan çıkıp kayalıklar arasından denize girmenizi ve orada güneşlenmenize olanak tanıyor. Burun denilen yerde bir süre yüzdük, biraz da güneşlendik ve Akyaka sahiline doğru yola koyulduk.

Bayram olmasının da katkısı ile sahil ana baba günüydü. Aslında bu sonraki günlerimizin de benzer şekilde “kalabalık” geçeceğinin kanıtıydı. Yürüyerek Azmağa (tatlı su kanalı) kadar ilerledik. Azmağın kenarının serinliği çok hoşumuza gitti. Azmağın üstünde bulunan oldukça yüksek ve yuvarlak yeşil tahta köprüden tatlı suya dalanları bir süre izledikten ve azmağın temizliğine şaşırdıktan sonra kumsalda bulduğumuz boş şezlonglara kurulduk.

Güneşin yavaş yavaş azaldığı anlarda denize girmek için hareketlendik. Uzunca bir yürüyüşün ardından suyun hala dizlerimize kadar geldiğini görünce aklıma 2000’deki Sarıgerme plajı geldi.

Bir süre sonra “gitmekten” sıkılıp bulunduğumuz yerde suyla biraz oynaştık ve sahile geri döndük.

Akşam güzel bir yemek için Kordon lokantasına gittik. Azmağın dibindeki lokantada meze ve balıklar gerçekten nefisti. İşin en ilginç yanı hem yemek yerken hem de yemekten sonra azmağın yanından merkeze doğru yürürken oldukça üşüdük. Ama deniz kenarına vardığımızda ısınmaya başladık.

19 Ağustos 2012, Pazar

19 Ağustos’ta tekne turuna çıktık. 40 kişilik tekne ile önce Sualtı Mağrasına gittik. Oldukça temiz ve yaklaşık 5 metre derinliğindeki denizin dibinde, rehberin söylediğine göre 60 metre uzunluğunda bir mağaranın girişi vardı.

Bir süre yüzdükten sonra Lacivert Koy’a gittik. Kayalıkların dibindeki deniz nerdeyse lacivert ile yeşilin her tonunu içeriyordu.

Biraz da burada yüzdükten ve öğle yemeğimizi yedikten sonra 12 yıl aradan sonra Sedir Adası’na doğru yol aldık. 99’da Marmaris’ten bir köye, oradan da tekne ile Sedir Adası’na gitmiştik. Açık müze olduğu için girişte paramızı ödemiş, ardından oldukça sıcak bir havada, çalılar, kırmızı toprak ve taşların arasından bir süre yukarı doğru yürümüştük. Bu sırada içimden “buraya neden geldik yahu!” diye söyleniyordum.

Fakat ufak tepenin zirvesinden “doğal bir havuzu” andıran yeşilden-maviye doğru renk değiştiren küçük kumsalı gördüğümde kendimden geçmiştim. Ama beni asıl cezbeden şey, az sonra kumsaldaki minicik yuvarlağımsı beyaz-krem rengi, yeşil, kırmızı, gri ve daha bir sürü farklı renge sahip orijinal kumu idi. Çok sevmiştim.

99’da Sedir Adasına beraber gittiğimiz Hakan Tütüncü, yıllar sonra (sanırım 2005 ya da 2006’da) buraya bir kere daha gittiğini ama artık kumların çalınmasını önlemek ve korumak için çok fazla önlem aldıklarını, bunun da insanı oldukça sıktığını söylemişti.

Kafamdaki bu bilgilerle, müze kartımızı gösterip ücretsiz olarak adaya girdik. Alışık olduğumuz sıcak ve kırmızı topraklı taşlar arasından tepeye çıktıktan sonra ilk gözüme çarpan şey “inanılmaz” kalabalıktı! Kumsalı iplerle denizden ayırmışlardı ve bir görevli elinde düdüğü ile kulübesinden kumsala girenleri gözetliyor, giren olursa da düdüğünü çalıp çıkması için uyarıda bulunuyordu. Şezlongların nerdeyse tamamı doluydu ve akın akın insan gelmeye devam ediyordu. Ama bunlara rağmen denizi ve iplerin altına uzanıp oynadığım kumları yine görülmeye değerdi.

Adadaki Kıstak Kilisesi, Anfi Tiyatro ve Apollon Kutsal Alanı’nı gezdikten sonra tekneye ulaşıp adanın karşısındaki İnce Kum’a demirledik. Oldukça temiz suda bir süre yüzdük ve fosforlu yeşil balıkları gözlemledikten sonra Akyaka’ya doğru yola çıktık.

20 Ağustos 2012, Pazartesi

20 Ağustos sabahı 8 civarlarında bisiklet kiralayıp kumsal yolu, orman kampı girişi ve akabinde ana yoldan Çınar koyuna doğru yola koyulduk. En son 14-15 yıl önce bisiklete binen biri olarak elimden geldiğince çaba sarf ettim ama yokuş çıkarken şekilden şekle girmekten kurtulamadım. Ara sıra bisikletten inip yürüdüm. Ama özellikle yokuş aşağı bisiklet süremnin çok zevkli olduğunu hatırladım. Çınar’a vardıktan sonra plajın kenarında, ağaçların altında kahvaltı yapacağımız bir yer gördük. Tek kişilik kahvaltı söyledik. 12,5 liralık kahvaltı ve bir çaydanlık çay çok lezizdi. Sahanda yumurtada kullanılan tereyağı yıllar önce annemde yediğim az tuzlu ve kokusuz tereyağına çok benziyordu. Portakal ve üzüm reçelleri, peynirler ve zeytinler de oldukça başarılıydı.

Kahvaltının ardından dağdan gelen soğuk suyun denize döküldüğü azmağı geçerken buraya 12 yıl önce geldiğimi anımsadım. Ve benim “Gökova’da denize girdik. Yüzerken dağdan gelen soğuk suyun denize karıştığı yerler buz gibiydi” diye anlattığım yerin burası olduğunu hatırladım. Ama biz geldiğimizde burada hiçbir şey yoktu. Yanlışım yoksa şezlong bile yoktu. Yerlere havluları serip uzanmıştık. Azmağın etrafındaki sazlıklar daha tıraşlanmamıştı. Bunları hatırlamak çok ilginçti!

Denize girdikten sonra duş almak yerine anlık olarak azmağın oldukça soğuk suyuna kendinizi bırakıp ardından çıkmak inanılmaz güzel bir duyguydu! Aklıma Çıralı’nın dibindeki soğuk su geldi. Öğleden sonra denize girecek yer kalmamıştı. Önceki günler gibi çok ama çok kalabalıklaşmıştı…

Saat 5’e kadar orada takılıp ardından bisikletlere atlayıp, daracık yolda sağlı-sollu park etmiş arabaların arasından, arkadan gelen ve yavaşlamadan sadece korna çalıp sürmeye devam eden sürücülerin önünde tehlikeler atlatarak Eski İskele’ye geldik. Çok şirin görünüyordu. Çok da az insan vardı. Kumsal yoktu ve insanlar denize iskeleden atlayarak giriyorlardı. Ama sonradan insanların teknelerden ve yakıt atıklarından ötürü burada denize girmeyi pek tercih etmediklerini öğrenecektik.

Birkaç fotoğraf çektikten sonra orman kampında Pembe teyzenin yanına gittik. Kampa yeni gelen yeğeni ile tanışıp bir süre laklak ettikten sonra tuvalete gitmek üzere yürüyüşe çıktık. Az sonra, yıllardır kafamda kurduğum “çadır kampının” aslında buradaki çadır kampıyla hiçbir alakası olmadığını görecektim. Karavanlar, çadırlar, bezler, demirler ve süslemelerle “ev gibi” döşenen “yaşam alanlarını” görünce şok geçirdim. Önlerine mermerlerle yol yapılanlardan, bibloları, süs havuzu olanlara kadar, televizyondan çamaşır makinesine, koltuk takımlarından geniş mutfaklarına kadar her şeyleri vardı. Tabi şunu da belirtmek gerekir ki, burada yaşayanların birçoğu yıllarının 6-7 ayını burada geçiriyorlarmış.

Akşam balık ekmek yemek üzere azmağa doğru yola çıkarken aklım sezonun ilk maçında Ankara’da Antalyaspor ile oynayacağımız maçtaydı… (Maç anımı okumak için tıklayın…) 3-1’lik galibiyetin de verdiği moralle oldukça güzel bir gece geçirdik.

Dönüş günü öğlene kadar Apart’ın havuzunda zaman geçirdik. Ama gariptir saatler ilerledikçe burası da ana baba gününe döndü. Odamızı boşaltıp, çantalarımızı emanet ettikten sonra Azmak turu için tekrar kumsala indik.

Yeşil rengin hakim olduğu, sazlarla çevrili, soğuk ve cam gibi saydam azmağa ayağımızı sokup tekne ile dolaşırken etrafı izlemek nefisti. Bir ara demir atıldı ve isteyenler tatlısuya girdi. Fakat biz böyle bir aktivite olduğunu düşünmediğimizden yanımıza hiçbir şey almamıştık. Güzel bir geziden sonra balık ekmek ve zeytinyağlılar yedikten sonra dönüş psikolojisine girmeye başladık. Ve akabinde güzel bir tatil daha son buldu…



“Akyaka, Tekne Turu, Sedir Adası ve Azmak Turu” üzerine 2 düşünce

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir