Şub 28 2012

Alphonse Mucha (1860-1939)

Çek ressam Alphonse Mucha’nın en çok bilinen çalışmaları dekoratif panel/pano çizimleriymiş. Bu çalışmalarında genellikle çiçeklerden oluşan motiflerin içerisinde kadınları resmetmiş. Çok farklı ve özel bir üslubu var. Çok sevdim…

 

Share

Şub 28 2012

Donuk Adam, Charles Bukowski

En iyi dostlarımdan biri -en azından ben onu dost sayarım- za­manımızın en iyi şairlerinden, şu aralar Londra’da bu hastalıktan mustarip. Yunanlılar bilirlerdi bu hastalığı, insan bu hastalığa her­hangi bir yaşta yakalanabilir, ama en tehlikeli yaş kırk sonları, elli gibidir. HAREKETSİZLİK olarak tanımlayabilirim bu hastalığı -eylem eksikliği, umursamazlık ve meraksızlık; Donuk Adam Du­ruşu olarak adlandırıyorum ben bu hastalığı, DURUŞ sayılmaz as­lında ama böyle adlandırırsak elimizdeki cesede biraz daha mizah­la yaklaşabiliriz, yoksa afakanlar basacak, herkes bir dönem Donuk Adam Duruşu’na yakalanabilir, belirtileri de şu türden düz ifadeler­dir: “canıma tak etti.” veya: “her şeyin canı cehenneme.” veya: “Broadway’e selamlarımı iletin.” ama çabucak toparlanıp iş başı yapar, karılarını dövmeyi sürdürürler.

Ancak dostum için Donuk Adam Duruşu öyle çocuk oyuncağı gibi kanepenin altına atılıp kurtulunacak bir şey değildir, olsaydı keşke! ne doktorlar gördü. İsviçre, Almanya, İtalya, Yunanistan, İs­panya, İngiltere, hiçbiri derdine deva olamadı, biri bağırsak kurdu teşhisi koyup tedavi uyguladı, bir başkası ellerine, boynuna ve sırtına minicik iğneler sapladı ve “bu kez tamam galiba,” diye yazdı bana, “iğneler bu işi çözecek.” bir sonraki mektubunda ümidini bir VOODOO kaçığına bağlamıştı, ondan sonraki mektupta artık bir şey denemediğini yazdı. Nihai Donuk Adam. zamanımızın önde ge­len şairlerinden, küçük ve kirli bir Londra otel odasının yatağında heykel gibi yatıyor, açlıktan ölmek üzere, başkalarının merhameti­ne sığınmış; gözleri tavanda, tek kelime yazamıyor, tek kelime ko­nuşamıyor, ve umursamıyor, ünü dünyayı sarmış.

Bu büyük şairin koca bir bok fıçısının içine düşmesini gayet iyi anlayabiliyorum, çünkü, tuhaftır, ben Donuk Adam Duruşu ile DOĞMUŞUM, anımsadığım şeylerden biri korkakça acımasız ve zorba biri olan babamın beni banyoda uzun, deri bir kayışla dövme-sidir. sık sık döverdi beni; evlilik öncesi dünyaya gelmiş bir bebek­tim, bütün sorunlarından beni sorumlu tuttuğunu düşünüyorum, or­talıkta, “ah, ben evlenmeden önce, ne güzel şıngırdardı paralar ce­bimde!” şarkısını söyleyerek dolanırdı bazen; pek sık şarkı söyle-mezdi ama. beni dövmek çok zamanını alıyordu, bir süre, yedi-se-kiz yaşıma kadar suçluluk duygusu taşıdım içimde, beni neden döv­düğünü anlayamıyordum çünkü, inanılmaz bahaneler yaratıyordu, haftada bir gün çimlen biçerdim, bir kez enine, bir kez boyuna, son­ra da makasla kenarları düzeltirdim, ön ya da arka bahçede bir tek çim tanesi atlamışsam öldüresiye döverdi beni. dayağı yedikten sonra gidip bahçeyi sulardım, diğer çocuklar beysbol ya da futbol oynayarak normal insanlar olma yolundayken.

Büyük an ihtiyarın bahçede yere yatıp gözleri çim hizasında bak­tığı andı. uzun bir çim tanesi bulurdu mutlaka, “işte, GÖRDÜM! ATLADIN BİR TANE! ATLADIN BİR TANE!” sonra banyonun penceresinden bizi izleyen anneme, “ATLAMIŞ BİR TANE! GÖR­DÜM! GÖRDÜM!” diye bağırırdı, sonra da mükemmel bir Alman hanımefendisi olan annem başlardı: “ah, ah, bir tane ATLAMIŞ, öyle mi! rezil! REZİL!” annem de bütün sorunlarından beni sorum­lu tutuyordu sanının. “BANYOYA!” diye bağırırdı babam. “BAN­YOYA!” banyoya girerdim ve kayışı çıkarıp vurmaya başlardı, ama duyduğum o korkunç acıya rağmen son derece ilgisizdim, aklım başka şeylere giderdi, gerçekten ilgilenmiyordum; anlamsızdı be­nim için. aileme bağlı olmadığım için sevgi, sıcaklık ya da güven ihanetine uğramışım hissine kapılmıyordum, işin en zor yanı ağla­maktı, ağlamak gelmezdi içimden, bahçenin çimlerini biçmek kadar zahmetliydi, dayaktan ve bahçenin sulanmasından sonra bana üstü­ne oturmam için yastık verdiklerinde de istemezdim yastığı, içim­den ağlamak gelmediği için bir gün ağlamamaya karar verdim, ban­yodaki tek ses kaba etimde patlayan kayışın sesiydi, sessizliğin içinde çok tuhaf, etli ve iğrenç bir sesti ve ben yerdeki taşlara bak­tım, gözümden yaşlar iniyordu ama gıkım çıkmadı, babam vurma­yı kesti, genellikle on beş-yirmi kez vururdu, durduğunda yedidey­di henüz, koşarak çıktı banyodan: “anne, anne, oğlumuz DELİRDİ galiba, onu kırbaçladığımda ağlamıyor!” “gerçekten delirdi mi der­sin, Henry?” “evet, Anne.” “ah, çok yazık!”

Bu Donuk Çocuğun ilk belirtisiydi sadece, tuhaf bir yanım oldu­ğunun farkındaydım ama delirdiğimi de düşünmüyordum, insanların nasıl bu kadar kolay öfkelendiklerini, sonra da öfkelerini aynı kolaylıkla unutup nasıl neşelenebildiklerini anlayamıyordum. ve nasıl HER ŞEYE ilgi duyabildiklerini, üstelik her şey bu kadar sı­kıcıyken sporda ve arkadaşlarımla oynadığım diğer oyunlarda pek başarı­lı olamıyordum çünkü gerektiği kadar deneyimli değildim, muhal­lebi çocuğu sayılmazdım -fiziksel bir zayıflığım ya da korkum yok­tu, zaman zaman bazı şeyleri hepsinden daha iyi yapabiliyordum, ama kısa sürelerle, yeterince önemsemiyordum her nedense, arka­daşlarımdan biriyle yumruklaştığım zaman gerçekten öfkelenemi-yordum. mecburiyetten dövüşüyordum, yoktu başka yolu. Do-nuk’tum. rakiplerimin öfkesini ve kızgınlığını anlayamıyordum. dövüştüğüm çocuğun yüz mimiklerine ve hareketlerine takılır, onu marizleyeceğime şaşkın şaşkın seyretmeye başlardım, arada sırada sırf yapıp yapamayacağımı anlamak için sıkı bir yumruk çıkarır, sonra tekrar o uyuşuk halime dönerdim, sonra babam evden fırla­yıp, “tamam! dövüş bitti! kaput! son!” diye bağırırdı. çocuklar korkarlardı babamdan, kaçarlardı.

“ne biçim erkeksin, Henry? yine dayak yedin!”

cevap vermezdim.

“Anne, oğlumuz Chuck Sloan’dan dayak yedi!”

“oğlumuz?” “evet, oğlumuz.” “rezil!”

bence babam içimdeki Donuk Adam’ın farkındaydı ve bunu le­hine kullanıyordu, “çocuklar görülmeli ama sesleri duyulmamalı,” derdi, bana göre hava hoştu çünkü söyleyecek tek sözüm yoktu. Do-nuk’tum. çocuklukta, ergenlikte ve sonsuza dek.

on yedi yaşında benden daha büyük sokak serserileri ile içmeye başladım, benzin istasyonu ve market soyuyorlardı, her şeyden bık-mışlığımı korkusuzluk sanıyorlardı, hiçbir şeyden şikayet etmemem ruhsal cesaretimi gösteriyordu, popülerdim ve popüler olmak ya da olmamak umurumda değildi. Donuk’tum. önüme büyük miktarlar­da viski, bira ve şarap koyuyorlardı, hepsini içiyordum, hiç bir şeysarhoş edemiyordu beni; gerçekten ve kesin sarhoş, diğerleri yerler­de sürünür, dövüşür, şarkılar söylerlerdi, bense sessizce masada oturur, bir bardak daha diker, giderek onlardan kopar, kaybolur­dum; acı çekmeksizin ama. sadece elektrik ışığı, sesler ve bedenler, başka hiçbir şey.

Ama hâlâ ailemle yaşıyordum ve Büyük Bunalım yıllarıydı, 1937. on yedi yaşında biri için iş bulmanın olanaksız olduğu bir dö­nem, eve gerektiği için değil de alışkanlıktan gider, kapıyı çalardım, bir gece annem kapının küçük penceresini açıp bana baktı ve bat ğırmaya başladı: “sarhoş! yine sarhoş!”

ve odanın içinden babamın sesi geldi: “YİNE Mİ?”

Babam küçük pencereye geldi: “içeri almayacağım seni. Anne­nin ve ülkenin şerefini lekeliyorsun.”

“hava soğuk, aç kapıyı, yoksa kırarım, boşuna yürümedim bura­ya kadar, başka yolu yok.”

“hayır, oğlum, sen benim evimi hak etmiyorsun, annenin ve ül­kenin…”

birkaç adım gerilip kapıya bir omuz attım, öfke yoktu davranı­şımda, basit matematik sadece -yaptığın hesapların sonucunda bir sayıya varmak gibi. kapı açılmadı ama tam ortasında bir çatlak oluştu, kilidi de kırılmış gibiydi, geriledim yine. omuzumu eğdim.

“tamam, gir içeri.”

Girdim, ama yüzlerindeki o ifade, boş, korkunç kabuslardan çık­ma karton yüzler alkol dolu midemi kaldırdı, midem bulandı, hayat ağacı ile dekore edilmiş o değerli halılarının üstüne kustum, bol miktarda.

“halıya sıçan köpeğe ne yaparlar bilir misin?” diye sordu babam.

“hayır,” dedim.

“BURNUNU BOKA SÜRTERLER! bir daha yapmasın diye!”

Cevap vermedim, babam yanıma gelip elini enseme koydu, “sen bir köpeksin!” dedi.

Cevap vermedim.

“köpeklere ne yaparlar biliyorsun, değil mi?”

Başımı aşağı doğru bastırıyordu, Hayat Ağacı’nın üstündeki kusmuk gölüne doğru.

“burunlarını boka sürterler ki bir daha halının üstüne sıçmasın­lar, asla.”

Annem, örnek Alman hanımefendisi, sabahlığı ile durmuş sessiz­ce seyrediyordu, hep benden yana olmak istediği duygusuna kapı­lırdım, ama bir zamanlar memelerini emmiş olmamdan kaynakla­nan asılsız bir duyguydu.

“dinle, baba,” dedim. “DUR!”

“hayır, hayır, köpeklere ne yaparlar BİLİYORSUN!”

“dur diyorum sana.”

Başımı aşağı doğru bastırıp duruyordu, aşağı, aşağı, aşağı, aşağı, burnumun kusmuğun içine girmesine az kalmıştı. Donuk Adam’dım gerçi, ama Donuk erimemiş de demektir, burnumun kusmuğa sürtülmesi için bir neden yoktu işte. olsaydı kendim sür-terdim burnumu kusmuğa, bu bir UMURSAMA ya da ONUR ya da ÖFKE meselesi değildi, kendime özgü MATEMATİĞİN dışına iti­liyordum, en sevdiğim deyimi kullanacağım; iğrenmiştim.

“dur,” dedim, “sana son kez söylüyorum, DUR!”

Burnumu kusmuğa daldırması an meselesiydi. doğruldum, akış-h ve sihirli bir aparkütle yakaladım onu; sert ve dolu, tam çenesinin üstüne, ağır ve becereksiz bir şekilde sırtüstü yığıldı, zorba bir im­paratorluk çökmüştü sonunda; divana yığılıp kaldı, kolları açık, gözleri uyuşturulmuş bir hayvanın gözleri, hayvan mı? köpek geri gelmişti, divanın yanına gidip kalkmasını bekledim, kalkmadı, boş boş bana bakıyordu, kalkmayacaktı, tüm öfkesine rağmen ödlek çıkmıştı babam, şaşırmamıştım. babam ödlek olduğuna göre ben de ödleğin tekiyim herhalde, diye geçirdim içimden, ama Donuk Adam için bu düşüncede yaralayıcı hiçbir şey yoktu, önemsizdi, an­nem yüzümü tırmalayıp tekrar tekrar “BABANA VURDUN! BA­BANA VURDUN! BABANA VURDUN!” diye bağırırken bile önemi yoktu, sonra yüzümü ona dönüp tırmalamasına, bağırma­sına, tırnakları ile yüzümü kazımasına izin verdim, yüzümün derisi soyuluyor, kan boynumdan gömleğime damlıyordu, koduğum Ha­yat Ağacı’na et parçalan düşüyordu, bekledim, ilgisizce. “BABA-NA VURDUN!” sonra boynumu tırnakladı, bekledim, sonra kesil­di, yine başladı, bir ya da iki kez, “sen… babana… vurdun… baba­na…”

“bitirdin mi?” diye sordum, sanırım on yıldan beri “evet” ve “ha­yır” dışında ona söylediğim ilk sözlerdi.

“evet,” dedi.

“odana git,” dedi babam divandan, “seninle yarın sabah görüşe­ceğiz, sabaha konuşacağım seninle!”

ama ertesi sabah Donuk Adam ben değil, BABAMDI, ancak onun kendi tercihi değildi sanırım.

Charles Bukowski, “Pis Moruğun Notları” kitabından

Share

Şub 27 2012

UEFA’ya Temiz Futbol Mektubu: Bu Bir Temiz Futbol Arayışıdır!

Türk futbolu, Temmuz 2011’den beri büyük bir kaos içerisinde. Türkiye’deki kirli futbolun temizlenmesini isteyen ve bir yerden başlanması gerektiğine inanan bizim gibi birçok futbolsever gelişmeleri ilgi ile takip ediyor. Fakat her geçen gün “temiz futbol” umutlarını yitiriyorlar. Çünkü yetkililer sürekli topu taca atıyorlar. Gelinen noktada, yeni futbol federasyonu başkanının “gerekirse Avrupa’ya gitmeyiz. Ne olacak?” gibi şok edici açıklamaları ile Türk futbolu Avrupa’dan dışlanma tehlikesi ile karşı karşıya.

İşte bu yüzden, önce futbolsever, ardından da iki tane Gençlerbirlikli taraftar olarak Erdem Ceydilek ile ben Mehmet Ali Çetinkaya, UEFA’ya “temiz futbol” istediğimizi dile getiren bir mektup hazırladık. İlgili mektubu kendi imzalarımızla hem postaya verdik hem de uefa.com’a e-posta attık.

Sizler de okuduktan sonra “Temiz Futbol Mektubu”na ortak olmak isterseniz, aşağıdaki yollardan biri ya da birkaçı ile birlikte “kendi imzanızla” destek verebilirsiniz;

  1. İngilizce mektubun çıktısını alıp altına isim ve soyisminizi yazıp “Route de Genève 46, Case postale, CH-1260 Nyon 2, Switzerland” adresine postalayabilirsiniz.
  2. info@uefa.com, michel.platini@uefa.ch veya gianni.infantino@uefa.ch adresine İngilizce mektubu e-posta gönderebilirsiniz.
  3. Blogunuz ya da sitenizde mektubu kendi imzanızla yayınlayabilirsiniz.
  4. Twitter’da #BuBirTemizFutbolArayisidir kanalında görüşlerinizi paylaşabilirsiniz.

Türkçe Mektup;

Konu: Bu Bir Temiz Futbol Arayışıdır!

Sayın Yetkili,

Ben Türkiye’de yaşayan bir futbolseverim. Bu ülkede futbolu takip eden herkes bugüne kadar birçok kez şike söylentisi duydu, okudu, izledi. Fakat bunların neredeyse hiçbiri yetkili makamlarca ciddiye alınmadı ve üzerine gidilmedi. Hiçbir şey yokmuş gibi davranıldı ve yola devam edildi. Bu yüzden de futbola olan güvensizlik her geçen gün büyüdü. Birçok futbolsever futbola küstü. Hatta futboldan nefret etti. Bugün ülkede oynanan hiçbir maçın hak edilerek kazanılmadığı düşünülüyor.

Temmuz 2011’de başlatılan şike soruşturması, benim gibi Türkiye’deki futbola hiçbir güveni kalmayan futbolseveri umutlandırmıştı. Çünkü soruşturma kapsamında Türkiye’nin “dokunulmazlar” dediği 3 büyük kulübünden ikisinin de adı geçiyordu. Hatta birinin başkanı ve diğerinin teknik direktörü ile önemli bir yöneticisi gözaltına alınmıştı. Büyük bir merakla soruşturmayı takip etmeye başladık.

Sadece son 4 ayın kapsama alındığı soruşturmada, tablo o kadar vahimdi ki, adeta yıllardır neden futbola güvenmediğimiz kanıtlanıyordu. Özerk futbol federasyonumuzun iş bu kadar ayyuka çıkmışken bir kere daha “onları” koruyamayacağını düşünmeye başlamıştık bile.

Ama olmadı! Futbol Federasyonu, her adımda topu taca attı. İşi sürekli uzattı ve sulandırdı. Soruşturmada adı geçen takımlar hakkında ne pozitif ne de negatif hiçbir net açıklama yapmadı. Türk futbolunda büyük bir kaos yaşanırken ligler kör-topal başlatıldı.

Son genel kurulda “benim Fenerbahçeliliğim tartışılmaz” diyerek kendini savunan özerk Futbol Federasyonumuzun başkanı, topu bir kere daha taca attı ve istifa etti. İstifasının ardından birinci tanıkların ağzından federasyon başkanının Fenerbahçe’yi düşürmemek için verdiği amansız mücadele yazılıp çizildi.

Bugün şike soruşturması kapsamında teknik direktörü ve önemli bir yöneticisi yargılanan Beşiktaş’ın başkanı, federasyon başkanı seçildi. Seçim öncesi basına yansıyan ilk açıklamalarında “UEFA ile anlaşacağız. Anlaşamazsak Türk takımları Avrupa’ya gitmez ne olacak!” gibi inanılmaz sözler sarf ediyor.

Türk futbolunun temizleneceğine olan inancımız gün geçtikçe azalıyor. İlk günlerde “Bu ülkede büyüklere hiçbir şey yapılmaz!” diyenler, ne yazık ki bir kere daha haklı çıkmak üzereler. Ortada kimsenin üstünü örtemediği bir şeyler var ama kimse bunun adını koymaya cesaret bile edemiyor.

Bu dramatik süreç, Türkiye’de futbolu yönetenlerin temiz futbolu ve güven ortamını futbol sahalarına getiremeyeceklerini bir kere daha kanıtlanmıştır. Bu yüzden temiz futbol isteyenler olarak UEFA’nın bu oyuna ortak olmamasını istiyoruz. UEFA’nın Türkiye’ye temiz futbolun gelmesi için sonuna kadar mücadele edeceğine ve gerekeni yapacağına inanıyoruz. Ve yaşananları takip etmeye devam ediyoruz.

Saygılarımla,

İngilizce Mektup;

Subject: A Quest for Fairplay!

Dear Sir/Madam,

I’m a football fan living in Turkey. It is not a secret that football in Turkey has been full of match-fixing. Everyone has either heard or read or watched the match-fixing stories. Unfortunately, none of the competent authorities has taken these claims serious and cracked down on them. All of the actors in the competent authorities have pretended as if everything is fine and by the book of the universal football norms, intentionally or willy-nilly. As a result of this “collective” neglect, so many football fans have turned their back to the games, even started to hate the game. You cannot even find a single football fan who thinks that the games are won deservingly in Turkey.

The match-fixing scandal erupted in July 2011 and the following investigation and case gave hope to millions of football-lovers including me as two of the three “untouchables” of football in Turkey were also in the investigation file. Moreover, Fenerbahçe president on the one hand, and Beşiktaş coach and member of board on the other, were taken into custody. We started to follow up the investigation with curiosity and hope.

Although the investigation only covered the last 4 months, the picture was so calamitous that it was proved that we were so right in having second thoughts about the football in Turkey. With a slice of hope, we just started to think that our “self-governing” and “autonomous” football federation will not dare to protect “them” once more, while all the mess was so overt.

But the hopes were destroyed again! Football Federation preferred to throw the ball out of bounds. They chose to play for the time and to sidestep instead of taking necessary actions. Federation did not even make a statement about the mentioned clubs, either positively or negatively. The leagues started perfunctorily despite the chaos.

In the last general assembly of Football Federation, the former president defended himself through rising that no one should have a suspicion on his fanship for Fenerbahçe, and then resigned. Following his resignation, the media was full of primary witnesses who were talking about how the former president spent effort to prevent Fenerbahçe from relegation.

Today, Football Federation has elected the new head of the federation: The former Beşiktaş president, whose coach and an important member of board were judged within the investigation. He was also the one who declared that “We will have an agreement with UEFA. If not, Turkish teams will not participate to the UEFA competitions. It’s not a big deal!”

Our belief in a possible cleanup in football in Turkey is diminishing each day. The recent investigation has shown that “no one can touch the three bigs” is still a valid and right statement in Turkey. There is a mess around that nobody can suppress, but the competent authorities cannot even dare to name it!

The dramatic period of match-fixing investigation has proven that the competent authorities and competent people in Turkey lack the capacity and courage to provide a fair play environment. This is why we, as fairplay seekers, want UEFA to take an active role in this chaos. We believe that UEFA will do its best to bring fairplay to Turkey.

We also declare that we will be attentive followers of the process, both in national and international level.

Sincerely yours,

Share

Şub 27 2012

Adamın Abdalı Kaleci Olur, Fatih Uraz

Adamın Abdalı Kaleci Olur, Hacettepe, Samsunspor, Beşiktaş ve Kayserispor gibi takımların filelerini koruyan milli kaleci Fatih Uraz’ın kalecilik üzerine yazılarından oluşan bir kitap. Uraz, kısa kısa yazılarla geçmişine dair, maçlara dair ve kalecilere dair yazılar yazmış. Tabiri yerindeyse kalecilik mesleğini her açıdan anlatmaya çalışmış.

Benim kitaptaki favorim, 1874-1916 yıllarında İngiltere’de yaşayan 150 kiloluk kaleci William Henry Foulke “Fatty”nin hayatını konu olan yazı.

İlgili yazıdan yazıdan;

Turtaları Kim Yedi?

Futbol tarihinin en büyük trajedilerinden birisini, sahaların gördüğü en renkli sima, öyle ki, onun adının geçmediği futbol kitaplarının mutlak anlamda eksik kalacağı Fatty Foulkes yaşamıştır. “Who ate all the pies?” (turtaları kim yedi?) özdeyişinin kahramanı Foulkes’ın sadece 42 seneye sığan inanılmaz bir hayat hikâyesi vardır, ne yazık ki gözyaşı ve hüzünle sonlanan.

1874 senesinin nisanı’nda yeryüzüne merhaba, 1916 mayısı’nda ise dünyaya, yemeklere ve o çok sevdiği futbola elveda diyen, 1.93 cm boyunda, 140-kg ağırlığında (ki futbolu bırakmasına yakın 150 kg olmuştur) Chelsea’nin ilk kalecisi ve kaptanı ünvanlarına sahip Fatty Foulkes, şaşaalı bir kariyerin ardından Blackpool plajında küçük cep harçlığı karşılığında kumların üzerinde topa atlayarak yaşama tutunmaya çalışmış ama zatürre ve siroza karşı oynadığı maçı kaybederek hayat sahnesinden ayrılmak zorunda kalmıştı. Oysa futbol sahalarında onu mağlup edebilmek ne kadar zordu! Burton maçında kalesine çekilen iki penaltıyı da kurtardığında rakip oyuncu kendisini eleştiren menajerine çıkışarak şöyle demişti: “Tamam da canına yandığım topu nereye atacaktım? Adam tüm kaleyi kaplıyor!”…

Devamı için: http://www.macanilari.com/getir.php?fid=189718979501&aid=91302

Kitabın arkasından;

İngiliz futbol kültüründe kalecilerin (bir de sol açıkların!) hafif deli olduğuna inanılır. “Adamın aptalı kaleci olur,” diye bir söz de var. Öyle ya, kim gönüllü yapar bu mesleği? Bir anlık bahtsızlığın ya da tümüyle çaresiz bir golün, sayısız mükemmel kurtarışla kazanılmış alkışları anında unutturuvermesini kim sineye çeker? Ama “aptal” yerine “abdal” demeliyiz galiba. Dünyadan ve benliğinden geçmiş ermiş kişilere, derviş gönüllülere dendiği gibi… Fatih Uraz, kaleciliğin kitabını yazdı!

Uraz, kılık kıyafetlerinden ruh hallerine, gurur ve sevinçlerine… bu abdalların dünyasını anlatıyor. Kendi zengin deneyiminden anıların yanı sıra, pek çok meslektaşının yaşadıklarından sahneler aktarıyor. Dünyanın ve Türkiye’nin çok sayıda ünlü kalecisini ince ince değerlendiriyor, beş penaltı atarcasına…

Kaleciliğin “sırları” nelerdir? Hangi kalecilik usulü en “doğrusu”dur, hangi kaleciler sahiden en büyüktü? Kaleyi savunan yalnız adamların teknik ve taktik ustalıklarını, her futbolseverin ilgisini çekecek bir iştah ve genişlikle anlatıyor.

Fikret Doğan’ın artistik bir plonjon kadar nefis önsözüyle…

Adamın Abdalı Kaleci Olur’dan macanilari.com’a yapılan alıntılar…

Adamın Abdalı Kaleci Olur, Futbol Kitapları, 24

Share

Şub 27 2012

Gençlerbirliği Atkıları, Mehmet Ali Çetinkaya (4)

Farklı bir Gençlerbirliği atkısı daha…

Kale arkasında yer alan grup adını “cephe” olarak değiştirmiş. Bir de atkı bastırmışlar. Sivasspor maçımızda önümde duran Fatih, bir ara bana dönüp “atkımı evde unutmuşum. girişte bunu gördüm aldım. senin koleksiyonun vardı. istersen vereyim” dedi. ben de teşekkür ederek aldım.

ilgili maç: 2011-2012 Sezonu Spor Toto Süper Lig 28. Hafta Maçı Gençlerbirliği 3-3 Sivasspor

Share

Şub 24 2012

İlüzyon

birbiri içine geçmiş yaşamların arasındaki keskin çizgileri… ayrımları… bağımsızlıkları gördüğün anlar… aslolanın saklandığı… bir… göz yanılması… iki kişilik… bir… illüzyon gösterisi gibi… aslında ikisinin de… teklik gerçeğinden uzakta durmak için… -miş gibi davrandığı… -mişi oynamayı tercih ettiği…

23 Şubat 2012 15:52 – 24 Şubat 2012 17:55

Share

Şub 22 2012

Kötü Satıcı

Futbol, sosyal bir aktivitedir. Taraflı ya da tarafsız birçok “futbolsever”, maç günü stadyumun yolunu tutar. Arabasını park edip, yoğunluğa göre gişelerde bir süre bekledikten sonra biletini satın alır. Stadın çevresinde bulunan mekânlarda maçın başlama saatine kadar oyalanır. Varsa maç programını satın alıp, az sonra izleyeceği karşılaşma ile ilgili ön bilgiler edinir. Biletini turnikedeki ilgili yere okutarak güvenliği geçer ve biletteki yönlendirmeleri takip edip koltuğunu bulur. Maç öncesi ya da sırasında temel ihtiyaçlarını gidermek için büfelerden yiyecek, içecek satın alır ya da tuvaletleri kullanır. Maçın bitiş düdüğü ile birlikte (ya da belki maçtan çok sıkılıp, karşılaşma sırasında) çıkışa yönelir. Ve arabasına ulaşıp yoluna devam eder…

Bu satırları okuduğunuzda birçoğumuzun aklına “iyi de, nerede?” sorusu geliyor.

Hangi şehrinde olursanız olun, Türkiye için çok fazlayı içeren bu satırlar, Avrupa’nın birçok ülkesi için çok azı anlatıyor. Mesela, Belçika’da ebeveynleri maça çekebilmek için karşılaşma süresince çocuklarına bakım hizmeti veriliyor. Giuseppe Meazza (San Siro)’ya daha rahat ulaşmanız ya da dönmeniz için ekstra seferler düzenleniyor. Güvenlik görevlileri stadın her yerinde danışma görevini üstleniyorlar. Santiago Bernabeu gibi statların dört tarafından yol dahi geçse, giriş çıkışların sağlıklı bir şekilde yapılması için ekstra önlemler alınıyor.

Uzun lafın kısası, konuyla ilgili tüm kurumlar, maç günü karşılaşmayı rahat bir şekilde seyretmeniz için (kurdukları sistemlerle ve ekstra önlemlerle) olabildiğince büyük bir özveriyle çalışıyorlar.

Önce garip gelse de, biraz üzerinde düşününce bu uygulamaların aslında çok normal olduğunu fark ediyorsunuz. Çünkü bu özverili çalışma, ticaretin en temel kuralından ileri geliyor: “Eğer bir hizmeti satmak istiyorsanız, önce albenisini yaratmalısınız, ardından da onu en iyi şekilde alıcılara sunmalısınız.”

Futbolun ülkedeki albenisini yaratmakta en büyük sorumluluk Futbol Federasyonuna aittir. Bu konuya başka bir yazımda değineceğim ama kısaca Federasyon, ülkede oynanan futbolu daha cazip hale getirmek için rekabet ortamını yaratmalı, her türlü denetlemeyi yapmalı, kuralları herkese eşit olarak uygulayarak “güven” ortamını oluşturmalıdır. Bunun yanı sıra futbolun tüm ülkede ilgi görmesi ve yayılması için, modern stadyumların içinde bulunduğu spor komplekslerinin inşa edilmesine ön ayaklık etmeli ve her yıl denetlemelidir.

Kulüpler ise biletlerini satın alan futbolseverlerin stadyuma gelişlerinden başlayarak, gidişlerine kadar, onlara en iyi hizmeti vermekle sorumludur. Bunun için, sunulan hizmetin profesyonel olarak basamaklandırılması ve her adımın, daha iyi nasıl sunulacağı üzerinde sürekli kafa yorulması gerekmektedir. Bugüne kadar her sıkıştıklarında, kaçış noktası olarak kullanmaya alıştıkları “güvenlik” kelimesinin yerine “güven” ve “samimiyet” kelimelerini kullanmayı öğrenmelidirler!

Fakat bugüne kadar, devletin (sanırım sadece Türk Telekom Arena) ve bazı belediyelerin destekleri ile yapılan birkaç stadyum dışında ne federasyon, ne de kulüpler bu konuda hiçbir çaba sarf etmemişlerdir. Zaten yapılan stadyumlar da sadece “yapı” olarak kalmış, eskisinin içinde ve çevresindeki tüm aksaklıklar aynı şekilde yenisine aktarılmıştır. Sonuçta kafa değil sadece gömlek değiştirilmiştir.

Parasını ödeyerek aldığınız maç bileti ile “kendi” stadyumunuzun girişlerindeki üst aramalarında (bazen ayakkabıları bile çıkartarak) gördüğünüz “terörist muamelesi”ni, tuvalet rezaletini, stat içinde doğru dürüst içecek ve yiyecek bulamayışı, gece maçlarından sonra stat çevrelerindeki güvensiz “loşlukları” birkaç kere yaşadıktan sonra, “aklı başındaki” futbolseverin bir kere daha maç izlemeye gelmesini beklemek sadece “saflık” olur.

Bir de işin deplasman boyutu var. Ama bu ülkenin en zengin 3 kulübünden birinin eski stadyumu olan ve onlarca kez Avrupa Kupası maçına da ev sahipliği yapan Ali Sami Yen’in deplasman girişlerinin durumu düşünüldüğünde bile bu ülkede futbolsevere verilen değer ortaya çıkacaktır.

Bu satıları okuyanların aklına hemen deplasmana giden ve olay çıkaran holiganlar gelecektir. Ya da “kolaya kaçıp” üst-baş aramasının “güvenlik” için şart olduğu düşünülecektir. Ama Avrupa’da üst-baş araması yapılmadan biletinizi alıp rahatça maçınızı izleyebilirsiniz. Çünkü orada güvenlik, içerideki görevliler ve “taraftarlar” tarafından sağlanmaktadır. Elbette bunun sağlıklı bir şekilde yürümesi de kulübün ve federasyonun ortak hareket etmesi ile olur.

2008’de Kayserispor ile oynayacağımız Türkiye Kupası final maçını izlemek için Bursa Atatürk stadyumuna gitmiştim. Ankara’da yaşadığımız sorunların benzerleri orada da vardı. Bu maçtan iki yıl sonra Bursaspor ile Valencia arasında oynanan Şampiyonlar Ligi maçı için aynı stada yolum düştüğünde şoke olmuştum. Stadın birçok yeri yenilenmişti. Elbette bazı şeyler “göstermelik” idi ama yine de bu değişim çok hoşuma gitmişti. Fakat bu iyileştirme çalışmalarında ne Bursaspor kulübünün ne de Türk Futbol Federasyonu’nun “istekli / planlı” bir çalışması söz konusu değildi. Uygulama, UEFA’nın Şampiyonlar Ligi’nde oynayacak takımlara getirdiği zorunluluklar yüzünden yapılmıştı. Yani bu çalışma ne maçı izleyecek seyircinin rahatlığı için, ne de milyon dolarlık futbolcuların düzgün bir zeminde mücadele etmesi için yapılmıştı!

İşin en ilginç yanı ise, 43 sezondur Türkiye’nin en üst futbol liginde yer alan Bursaspor’un stadında bile UEFA’nın şart koştuğu “temel ve basit” özelliklerin bulunmayışıydı. Varın, alt liglerde yer alan takımların oynadığı statların durumlarını siz düşünün.

Bu ülkenin futbol çarpıklıklarını yazmaya/konuşmaya başladığınızda hep aynı yere varıyorsunuz: eşitsizlik ve denetimsizlik. Bu konuda da bunun örnekleri mevcut. Ama herhalde, Türkiye futbolunda sadece bu konuda bir eşitlik var. O da stadyumda maç izlemeyi seven tüm futbolseverlere çektirilen cefa! İstanbul’un 3 büyük takımı ya da herhangi bir Anadolu takımının stadyumunda maç izlediğinizde benzer muamelelerle karşılaşıyorsunuz.

Kısacası kötü satıcı, size çürük elmalarını satıyor ve karşılığında da sevdiğinizi söylemenizi bekliyor…

Share

Şub 22 2012

Looking for İstanbul

Dünyaca ünlü futbolcu Eric Canton’nın İstanbul’a geldiğini ilk kez Banu Yelkovan’ın twitinden öğrenmiştim. Sonraları bu ziyaretin Galatasaray-Fenerbahçe arasındaki rekabeti anlatan bir belgeselin çekimleri için olduğunu öğrenecektim.

2007 yılında çekilen Football Hooligans International (en.wikipedia’ya göre: The Real Football Factories International) belgeselinde de Fenerbahçe-Galatasaray rekabeti konu edilmişti. Belgeselde her iki takımın önde gelen taraftar gruplarının liderleri rol almış ve “diğer” takım taraftarlarından açık açık nefret ettiklerini anlatmışlardı. Hatta Fenerbahçeli bir taraftarın, derbi maçlarından birinde rakip taraftarlar arasında üniversiteden arkadaşları olmasına rağmen elinde yanan meşaleyi “arkadaşım olabilirler ama Galatasaraylılar sonuçta” deyip fırlatmasını övgüyle anlattığı bölüm ya da Galatasaraylı bir taraftarın Leeds’lilerin öldürülmesi ile ilgili olarak “olmasaydı iyiydi ama hak ettiler!” açıklamaları beni şaşkına çevirmişti. Türk futbolundan bir kere daha soğumuştum!

Looking for İstanbul’da da aynı konu işlenecek diye izlemek istemiyordum ama Tanıl Bora’nın tarihçi olarak belgeselde yer aldığını duyunca izlemeye karar verdim. Canal+’nın web sitesinde yayınlanan belgeselin anlatımlar Fransızca, röportajlar ise orijinal dilinde veriliyor. Özge’nin Fransızca bölümlerde yaptığı çeviriler sayesinde belgeseli dün gece izledik.

53 dakikalık belgesel, futbolun Türkiye’ye ve İstanbul’a nasıl geldiğinin anlatılmasıyla başlıyor. Galatasaray ve Fenerbahçe’nin kurulma öyküleri ve ardından bir yandan Cumhuriyetin kurulması ve bir yandan da ilgili takımların tarihleri anlatılıyor. Galatasaray’ın önde gelen taraftar gruplarından birileriyle konuşuluyor. Orta yaşlarda olan ve bol bol “futbol eskidendi, nerede o günler” sözlerini kullanan bu taraftarların yanında birkaç tane de 20lerin başlarında taraftarlar var. Onlara eskiyi anlatıyorlar. Fenerbahçe tarafında ise kulüpten bir kadın yüzücü ve birkaç 20lerin başında taraftar var. Fenerbahçe taraftar gruplarından birilerinin belgeselde yer almamış olması ilginç bir ayrıntı.

1900’lerin ilk günlerinden başlayıp 2000 yılında Galatasaray’ın UEFA Kupası’nı kazanmasına kadar geçen sürecin anlatıldığı belgeselde bazı futbolcu, teknik adam ve ünlü taraftarla da konuşuluyor.

Tarihi anlatımlar sırasında söz Tanıl Bora’ya geliyor. O da ilgili dönemle ilgili bilgiler aktarıyor. Benim ilgimi çeken bölüm de bunlar aslında. Çünkü Tanıl Bora, Atatürk’ün aslında hiçbir takımla kesin bir bağının olmadığını, 1980 darbesinin futbol üzerindeki etkilerini, siyasetin bazı dokunuşlarını, Türk takımlarının Avrupa Kupalarındaki maçlarının çok fazla önemsenmesinin arkasında yatan sebeplerini kısa kısa anlatıyor. Bu dokunuşlar aslında belgesele güzel bir derinlik katıyor ve değerini arttırıyor. Çünkü bu söylemlerden bazıları (Atatürk’ün takım tutmaması, Şükrü Saraçoğlu ve siyasetin dokunuşları, Avrupa Kupalarındaki Türk takım maçlarına yüklenen fazla değer) ülkemizdeki herhangi bir futbol programda dahi dile getiril(e)miyor.

Fenerbahçe’nin içinde bulunduğu şike soruşturması ve Aziz Yıldırım’ın tutuklanma süreçlerinin de kısaca üzerinde durulduğu belgesel 7 Aralık’ta oynanan ve Galatasaray’ın 3-1 galibiyetiyle sona eren Fenerbahçe maçından görüntülerle sona eriyor.

Bir futbolsever olarak, iki takım taraftarları arasındaki ufak-tefek laf sokmalarına “bir şekilde” alıştım ama son bölümde Galatasaray taraftarı Emin’in övünerek Arsenal maçı ile ilgili olarak anlattıkları yine kanımı dondurdu ve bir kere daha “Türkiye’de futbol gerçekten buysa ben yokum!” dedim.

Emin: “Kopenag’da, benim için çılgınlık. En az 5000 İngiliz’e karşı 50 kişi saldırdık. Saçma sapan ama çılgınlık herhalde. Yani arkası gözükmüyor insanların. İngilizlerin. 50 kişiyi geçmezdik yani. Herhalde budur. Resmen ölüme gittim orada!”

Share

Şub 20 2012

The Big Lebowski (Büyük Lebowski)

Son zamanlarda birkaç kez Pınar’ın bahsetmesi üzerine tekrar aklıma gelen Büyük Lebowski’yi 2000′lerin başında Star’da yarım yamalak izlediğimi hatırlıyorum. Filmle alakalı olarak aklımda sadece birkaç sahne (kapı açılmasın diye yere tahta çivilemesi gibi) ve sürekli bownling oynadıkları kalmış.

Joel ve Ethan Coen’in yazıp, yönettiği 1998 yapımı suç-komedi filmi Büyük Lebowski, şu anda 8.2 puanla imdb’nin en iyi 250 listesinde 133. sırada yer alıyor. Büyük Lebowski için “internet dünyasının yarattığı ilk kült film” deniyor. Çünkü 15 milyon dolara malolan film sadece 17 milyon dolar gişe yapmış.

Her şey Los Angeles’da yaşayan işsiz-güçsüz, rahat tavırlı, tüm gününü Walter Sobchak (John Goodman) ve Theodore Donald ‘Donny’ Kerabatsos (Steve Buscemi)  ile bowling salonunda geçiren Jeff “The Dude / Ahbap” Lebowski (Jeff Bridges)’nin milyoner Jeffrey Lebowski – The Big Lebowski (David Huddleston) ile karıştırılıp evinin basılmasıyla başlar. Saldırganlardan birinin Ahbap’ın halısına işemesine kızan Lebowski, milyoner Lebowski’nin malikanesine gidip durumu anlatmak ister ama milyoner, Lebowski’yi dinlemez bile. Bir de fırça atar. Birkaç gün sonra milyoner, Ahbap’ı çağırıp genç eşi Bunny Lebowski (Tara Reid)’nin kaçırıldığını ve bunu evini basanların yapmış olabileceğini söyler. Ona içinde 1 milyon dolar bulunan bir çanta verip fidyecilere teslim etmesini ister. Walter’ın 1 milyon doları kendilerine alıp fidyecilere kirli iç çamaşırlarını doldurduğu çantayı vermesi ile olaylar birbirine karışır…

Filmde Ahbap’ın aşırı rahat hareketleri ve Walter’ın her şeyi bilen, her şeye karışan tavırları çok güzel. Birçok sahnede kahkahalara boğuluyorsunuz. Benim filmdeki en favori sahnem Walter’ın Larry’nin arabasına saldırdığı sahne ve sonrası… Zaten bana göre filmin başından sonuna kadar en enteresan “karakter/unsur” Ahbap’ın arabası…

Share

Şub 19 2012

Bir… Şey…

aslında… sadece… içini doldurmaya çabaladığını fark ettiğin anlar… zamanın… hayatın… hayatının… boş olmaması için… boş kalmaması için… geride… arkada… bir şeyler bırakmak için… sadece kendinin görebileceği… silik bile olsa… izler bırakmak… belki de… sadece… her zamanki gibi… herkes gibi… kendini tatmin etmek için… düşününce… düşleyince… en azında bir… şey… için…

22:34-22:41

Share