gözlerini kapattığında dans eden seni gördüğün anlar… bir tür mutluluk hali… gözlerini açtığında ise, her şeyin olabildiğince normalliğiyle -ve hatta sertliğiyle- karşında durduğu… yüzündeki asıklığa bir tepki olarak belki de… içindekilerle dışındakilerinin soğuk savaşı… hissedilenle sergilenen arasındaki açık ara fark… gerçekliğin özgür bırakmama inadına karşılık hayallerin tutulamazlığı…
2005 yılında Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ını aday olan, 2004 Almanya-İtalya-Avusturya ortak yapımı Çöküş, Adolf Hitler’in Rusların Berlin’i kuşatması sırasındaki son 10 gününü anlatıyor.
Oliver Hirschbiegel’in yönettiği filmi, o günleri birebir yaşayan 5 kişinin anılarını paylaştıkları kitapları temel alarak Bernd Eichinger tarafından senaryolaştırılmış.
Bu kitaplar şöyle; Hitlerin özel sekreteri Traudl Junge’in “Until the Final Hour”, tarihçi Joachim Fest’in “Inside Hitler’s Bunker”, Alman Silahlanma Bakanı ve Hitlerin en yakın arkadaşlarından biri olan Mimar Albert Speer’in “Inside the Third Reich”, Alman subayı Gerhardt Boldt’in “Hitler’s Last Days: An Eye–Witness Account”, askeri doktor Ernst-Günther Schenck’in “Das Notlazarett Unter Der Reichskanzlei: Ein Arzt Erlebt Hitlers Ende in Berlin” ve Alman subayı Siegfried Knappe’in “Soldat: Reflections of a German Soldier, 1936–1949″.
Bir döneme damgasını atmış olan ve tüm dünyanın düzenini değiştiren Hitler’in kuşatma altındaki Berlin’de sıkışıp kaldığı sığınağında yaşadıkları gerçekten çok ilginç. Sürekli gelen kötü haberler üzerine subaylarını suçlayan açıklamaları, bağırıp-çağırmaları, hala güçlü bir orduya sahipmiş gibi planlar yapıp emirler yağdırması, başarısızlıklar yüzünden subaylara idam cezaları vermesi ve bu sırada etrafındakilerin Hitler’e olan bakış açıları… Nazileri konu alan filmlerde çok da işlenmeyen bir dönemi konu alıyor olması da Çöküşü çok özel kılıyor. Nazilerin son 10 günü…
Hitleri oynayan 1941 doğumlu Bruno Ganz inanılmaz bir performans sergiliyor.
Çöküş, imdb’de 101.204 kişi tarafından kullanılan oylarla aldığı ortalama 8.4 puanla top 250 listesinde 94. sırada yer alıyor.
günleri anlamlandırmaya çalıştığın anlar… bir kulp takmak… bir amaç… bir hedef koymak… bir yol haritası çizmek… çizmeye çalışmak… döndüğünde o günlere dair hatırlanacak birkaç iz bırakmak… boşluğu -kırıntılarla bile olsa- doldurma çabası içinde var olmak…
Shane Meadows’un kendi deneyimlerinden yola çıkarak yazıp yönettiği ve “Trainspotting‘den bugüne kadar yapılan en iyi İngiliz filmi” diye tanımlanan, 2006 yapımı Burası İngiltere, 1983 yılında geçiyor.
11 yaşındaki Shaun (Thomas Turgoose), okulda bir öğrencinin Falkland savaşında ölen babası hakkında yaptığı sözlü sataşma üzerine onunla kavga eder. Eve dönüş yolunda bir grup genç dazlak ile karşılaşır. Ağlamaklı ve sinirli Shaun’a yaklaşan grup üyeleri derdini sorarlar ve bir süre sonra onu gruplarına dahil etmeye karar verirler.
Shaun, artık tüm zamanını dazlaklarla geçirmektedir. Bir gece takıldıkları eve hapishaneden çıkan eski grup üyesi Combo (Stephen Graham) gelir. İçeride iyice İngiliz Milliyetçisi ve ırkçısı olan Combo, bir süre sonra gruptakileri de kendi yolunda sürüklemek ister. Grubun başında bulunan Woody (Joe Gilgun)’nin karşı çıkması ile bazıları Combo’nun isteğini reddederken, bazıları ise Combo’yu takip etmeye başlarlar. Shaun ise Combo’nun babası üzerinden yürüttüğü bir propaganda sonucu ona katılır. Parti toplantılarına ve eylemlere katılmaya başlar…
Özellikle Shaun’un oyunculuğunun çok iyi olduğu filmin konusu ve anlatım çok başarılı.
John Fante’nin aynı adlı romanından uyarlanan Toza Sor’u, kitabı bitirir bitirmez çok merak etmiştim. Kaliteli bir oyuncu listesine rağmen imdb’deki 5.7′lik puanı görünce, filmin diğer başarısız kitap uyarlamalarında olduğu gibi konuyu tam anlatamadığını düşünmüştüm. Ama sonuçta daha önceki deneyimlerimden yola çıkarak, sevdiğim bir romanın ete-kemiğe büründüğü halini görmek bile güzel olabilirdi…
Ama, Robert Towne’un uyarlamasını ve yönetmenliği yaptığı Toza Sor filmi son derece hayal kırıcı idi. Filmin ilk yarısı romanla birebir giderken, Sammy – Camilla – Arturo arasındakilerin anlatıldığı “en önemli bölüm” kitaptan bağımsız olarak uyarlanmıştı. Kısacası tüm hikaye değiştirilmiş ve bambaşka bir şey ortaya çıkmıştı…
Filmde, Colin Farrell, Arturo Bandini’yi, Salma Hayek, Camilla’yı, Donald Sutherland ise Hellfrick’i canlandırıyor.
John Fante’nin 1939′da kaleme aldığı ve Charles Bukowski’nin anlata anlata bitiremediği Toza Sor, açık ara son zamanlarda okuduğum en güzel roman oldu… Hikâyenin doğallığı, anlatımın basitliği ve içtenliği… İlk kez bir kitabı bitirmeden hakkında bir şeyler yazmaya başladım. Son 4 sayfam kaldı. Zevki ertelemek belki de…
Akşam da ne yapıp edip Toza Sor’un 2006 yapımı filmini izleyeceğim. Muhtemelen nadir sevenlerden biri olacağım. Zira, pek beğenilmeyen filmi ben, kitaptaki hikayenin ete-kemiğe bürünmüş hali olacağından dolayı seveceğim. Tıpkı Factotum‘da olduğu gibi…
Babası ile yaşadığı sıkıntıların da etkisi ile 20lerin başında yazar olma umuduyla Los Angeles’a gelen Arturo Bandini, beş parasız bir şekilde ayakta durmaya çalışmaktadır. Bir yandan yazmaya çalışırken bir yandan da açlıktan ve çaresizlikten ölmek üzeredir. 5 sente aldığı bir düzine portakalı yiyip durmaktadır. Ayakta kalmasını sağlayan tek şey umutlarıdır. Bugüne kadar sadece bir öyküsü yayınlanmıştır ve hala onun morali ile yaşamaya çalışmaktadır. Bir gün barda Meksikalı garson bir kız görür… O andan itibaren hisleri, gelgitleri, kavgaları, kendini kanıtlama çabaları, yarı içinde yarı dışında yaşadıkları ile hikâye sürüp gider…
Yarı otobiyografik romanla ilgili bence en enteresan nokta başkarakterimiz Arturo Bandini’nin yazar olmak için aç-susuz ve fakir yaşamı ile Bukowski’nin birçok kitabından bahsettiği yaşamın acayip derece de benzerlikler içermesi…
Kitabın girişinde Bukowski’nin 1979′da kaleme aldığı ve yayıncısı Black Sparrow’un romanı tekrar basacağı edisyonda yayınlanan yazı var.
Fante’nin yarattığı Arturo Bandini’nin yer aldığı 3 tane kitap daha varmış. 1933′de kaleme aldığı ama yayınlanması 1985′i bulan, The Road to Los Angeles (Los Angeles Yolu), 1938′de yayınlanan Wait Until Spring, Bandini (Bahara Kadar Bekle Bandini) ve 1982′de Dreams from Bunker Hill (Bunker Tepesi Düşleri)…
Kitaptan bir bölüm;
Çantadan küçük bir şişe viski çıkardın ve bitirdik şişeyi. Önce sen, sonra ben. Şişe boşaldığında markete gidip bir şişe daha aldım, bu kez büyük. Sabaha kadar ağlaşıp içtik ve sarhoşluğumla yüreğim de köpüren şeyleri söyledim sana, bütün o güzel sözcükler, zekice gülümsemeler, ama sen başkası için ağlıyordun ve o sözcüklerin tekini bile duymadın, ama ben duydum onları ve Arturo Bandini yabana atılmazdı o gece çünkü gerçek aşkına konuşuyordu. Sen değildin o, Vera Rivken de değişti, gerçek aşkıydı sadece. Ama çok güzel şeyler söyledim o gece, Camilla. Yatağın kenarına diz çöküp ellerini tuttum ve “Ah, Camilla, yitik kız!” dedim. “Uzun parmaklarını aç ve yorgun ruhumu geri ver. Ağzınla öp beni çünkü açım Meksika ekmeğine. Burun deliklerime yitik kentlerin kokusunu üfle ve ellerim unutulmuş bir güney sahilini andıran beyaz gerdanında ölmeme izin ver. Şu uykusuz gözlerimdeki özlemi al ve bir güz tarlasında uçuşan kırlangıçları besle onunla çünkü seni seviyorum, Camilla, ve adın dönmeyen sevgilisi için son nefesini verirken gülümseyen cesur prensin adı kadar kutsal.”
Kitabın arkasından;
Derken bir gün bir kitap çektim, açtım ve kalakaldım. Birkaç paragraf okudum. Sonra çöplükte altın bulmuş biri gibi kitabı masaya götürdüm. Cümleler sayfada yuvarlanıyordu, kayıyorlardı. Her cümlenin kendine özgü bir enerjisi vardı; cümlelerin özü sayfaya bir biçim veriyordu: sayfaya oyulmuşlardı sanki. Duygusallıktan korkmayan birini bulmuştum sonunda. Mizah ve acı olağanüstü bir kolaylıkla iç içe geçmişti. O kitabın ilk sayfaları benim için çılgın ve büyük bir mucizeydi. Evet, Fante beni çok etkiledi. O kitapları okuduktan kısa bir süre sonra bir kadınla yaşamaya başlamıştım. Benden daha ayyaştı ve korkunç kavgalar ederdik. Bazen ona, “Bana orospu çocuğu deme! Bandini’yim ben, Arturo Bandini” diye bağırırdım. Fante benim Tanrı’mdı ve Tanrı’ların rahatsız edilemeyeceğini, kapılarının çalınmayacağını biliyordum. Ama “Angel’s Flight”ın neresinde oturduğunu tahmin etmeye çalışır, hala orada yaşadığını tahayyül etmeyi severdim. Hemen her gün oradan geçerdim, Camilla’nın tırmandığı pencere bu muydu? Lobi bu mu? Hiçbir zaman emin olamadım.
odanın boşluğu ile onun varlığının aynı anlamı taşıdığı anlar… var olan yokluklar… yok olan varlıklar ya da… aynı kalan somutluğun içinden kayıp giden soyutluklar… kan kaybetme anı… belli belirsiz… değişim… sonrasında… ufak bir ana hapsedilmiş “o”nu bulma çabaları… tekrar görme umudu… bulamayışın ardından verilen sözler… havada kalmış… binlerce kez planlanmış/perdelenmiş birkaç kelimeyi/soruyu dahi dillendirmeden… konuşmadan… yargılamadan… kabullenerek… sadece son bir kez… sadece son bir an… bütün olan o’nu görme isteği…
2004 yılında Yabancı Dilde En İyi Film Oscar’ına aday olan İsveç yapımı Şeytan, Jan Guillou’nun yarı otobiyografik romanından uyarlanmış ve Mikael Håfström tarafından yönetilmiş.
Film 1959 yılında geçmektedir. Erik Ponti (Andreas Wilson), annesi (Marie Richardson) ve üvey babası (Johan Rabaeus) ile birlikte yaşayan, 15 yaşında bir gençtir. Üvey babası tarafından her fırsatta dövülen Eric, hıncını okulundaki çocuklardan çıkartmaktadır. Bir süre sonra okulundan uzaklaştırma alan Eric’i annesi yatılı bir okula göndermeye karar verir.
Eric, Stjärnsberg’e geldiğinde, bir daha belaya bulaşmamak için kendine söz vermiştir. Dışa kapalı ve prestijli bir okul olan Stjärnsberg’de askeri bir hiyararşi vardır. Üst sınıflarda yer alan öğrencilerin oluşturduğu konsey üyeleri alt sınıftaki öğrencilere karşı ciddi bir disiplin ve cezalandırma sistemi uygulamaktadırlar. Bu disiplin uygulamalarına ses çıkartmayan birçok öğretmen ve okul yönetimi, bununla kalmayıp alttan alta hiyararşiyi desteklemektedirler.
Konsey üyeleri, okula yeni katılan Eric’e diş göstermek için ufak nedenlerle cezalar vermek isterler ama Eric onlara karşı durur. Bu karşı duruş bir süre sonra ciddi bir soğuk savaş halini alır. Sonra da sıcak savaş…
Andreas Wilson ve Gustaf Skarsgård’ın oyuncuukları görülmeye değer. Filmin anlattığı konu gayet güzel. Her türlü oluşum içinde yer alan ve çoğu zaman disiplin için göz yumulan, hiyararşinin yarattığı fiziksel ve pisikolojik baskı…
İlginç bir ayrıntı olarak, film 1959 yılında geçmekte. Tarih dersinde sınıfta asılı olan Avrupa haritasında Hatay, Suriye sınılarında görünmekte. Film yapımcıları “eski bir harita bulalım” derken 1920lerin bir haritasını mı bulmuşlar yoksa 1959larda İsveç’te gerçekten bu haritalar mı kullanılıyordu bilemedim doğrusu.
Filmle ilgili kötü olarak, en çok gözüme batan şey ise, müziklerin bir türlü hikâyeyle bütünleşememesiydi. Öyle ki, film müziklerinin yer aldığı çoğu sahnede, sanki 2. sınıf dublaj bir film izliyor gibi hissettim.
Birkaç not: Film İsveç’te 959 bin 223 kişi tarafından izlenmiş. Önceleri dizi olarak çekilmek istenen senaryo, yönetmen tarafından film yapılmaya karar verilmiş. Eric karakterini oynayacak oyuncuyu bir türlü bulamamışlar ve film çekimlerine iki hafta kala yönetmen bir doğum günü partisinde gördüğü, tecrübesiz bir oyuncu olan genç model Andreas Wilson’da karar kılmış. Wilson’ın telefon numarasını bulmak için partide bulunanlara danışmış. Filmin çekimleri 30 gün (Ekim-Kasım 2002) sürmüş.
Nisan – Haziran döneminde 10 bölüm olarak yayınlanan Game of Thrones, kaliteli çekimleri ve atmosferi ile Lord of the Rings’ile orta çağ filmlerinin harmanlaması gibi. Dizi, George R. R. Martin’in “A Song of Ice and Fire” roman serisini temel almış. Martin, en başta üçleme olarak düşünülen serinin ilk kitabı olan “Games of Thrones”u, 1991′de yazmaya başlamış ve 1996 yayınlanmış. Ardından 1998′de “A Clash of Kings” ve 2000′de “A Storm of Swords” üçlemeyi tamamlamış. Yazar sonraları seriye iki roman daha dâhil edeceğini açıklamış. 2005′de “A Feast for Crows” ve Temmuz 2011′de “A Dance with Dragons” yayınlanmış. Şu anda, serinin 6. ve 7. kitapları da plana alınmış durumda…
David Benioff ve D.B. Weiss’in yaratıcılığında hazırlanan dizide Lord of the Rings’den tanıdığımız Sean Bean ve Terminator: The Sarah Connor Chronicles’den Lena Headey gibi tanımış oyuncular yer alıyor.
Hikayenin başlangıcı şöyle; Starkların başında bulunan Lord Eddard “Ned” Stark (Sean Bean), eşi Catelyn Stark (Michelle Fairley) ve çocukları Robb (Richard Madden), Sansa (Sophie Turner), Arya (Maisie Williams), Bran (Isaac Hempstead Wright), Rickon (Art Parkinson), Ned’in gayrimeşru oğlu Jon Snow (Kit Harington) ile birlikte Winterfell’de yaşamaktadırlar. Kral Robert Baratheon (Mark Addy), kraliçe Cersei Lannister (Lena Headey) ve diğer üyelerle birlikte Ned’i ziyarete gelirler. Kral, Ned’den sağ kolu olmasını ister. Ned isteksiz olsa da kabul etmek zorundadır. Karısı Catelyn’e, daha önceki sağ kol olan Jon Arryn’ın şüpheli ölümünü de araştıracağını söyler ve onu ikna eder.
Bu arada, Ned’in ufak oğlu Bran surlara tırmanırken kraliçe Cersei ile erkek kardeşi Jaime Lannister (Nikolaj Coster-Waldau)’in seviştiklerini görür. Bunu fark eden Jaime, Bran’ı aşağıya atar. Ned’in gidişinin ardından karısı Catelyn, bu şüpheli düşüşü araştırmak için krallığa doğru gizli bir yolculuğa çıkar.
Ned’in gayrimeşru oğlu olan Jon Snow da kendini kanıtlamak için 7 krallığı “Ak Gezenler” gibi doğa üstü yaratıklardan koruyan 300 mil uzunluğunda ve 700 adımlık devasa “Duvar”da “Gece gözcüsü” olmak için yola çıkmıştır.
Userper savaşında Robert Baratheon tarafından devirilen Aerys II “Deli Kral”ın tek varisi olarak hayatta kalan Viserys Targaryen (Harry Lloyd) ve 13 yaşındaki kız kardeşi Daenerys Targaryen (Emilia Clarke), denizin ötesinde yer alan özgür şehir Pentos’da sürgünde yaşamaktadırlar. Viserys’nin planı kız kardeşini Dothraki at savaşçılarının lideri Khal Drogo (Jason Momoa) ile evlendirip, onların başına geçerek Kral Robert’e savaş açmaktır.
Hikaye, Ned’in krallıktaki çıkar çatışmaları ve entrikalarla boğuşması ve diğer hikayelerin kendi içinde ilerlemeleri ile devam ediyor…
Dizi şu anda imdb’de 35 bin 949 kişinin verdiği oylarla 9.5 puanda yer alıyor. 2004-10 yılları arasında yayınlanan ve özellikle ilk 3 sezonu çok büyük ilgi yaratan Lost’un imdb’de toplam 54 bin 878 kişi tarafından oylandığı düşünülürse, Games of Thrones büyük bir ilgi görmüş durumda.
Dizinin Türkiye’de daha fazla insan tarafından tanınmasını sağlayan en büyük etken, son iki bölümde Sibel Kekilli’nin rol almış olması.
Game of Thrones’un ilk sezonu, Kuzey İrlanda, Malta, Fas ve İskoçya’da çekilmiş. Malta’daki çekimlerde ekosisteme zarar verildiği için tartışmalar yaşanmış.
Bir ilginç dip not olarak, dizinin tanıtımı kapsamında Amerika’nın bazı şehirlerinde Demir Throne adındaki taht bisiklete bağlı olarak dolaştırılmış…