Sakin Bir Liman…

Çoğu konuda gözlerimizi bir limana bağlı olarak açarız… Bu limana ne zaman ya da nasıl geldiğimiz, çoğu zaman aklımızın ucundan dahi geçmez… Ya başkalarının seçimleridir ya da “ne bileyim… Öyle işte…” dir…

Bağlı olduğumuz limanın bizi sıktığı, daralttığı anlara olan şahitliklerimiz arttıkça denize açılmak isteriz… Ama çoğu zaman bilinmezlikten ya da “diğerleri ne der?”den ötürü bağımızı kopartmaya korkarız…

Oysa yaşadığımız toz duman göze alınırsa, sakin bir limana duyduğumuz özlem derinlerde bir yerde gün geçtikçe boy atmaktadır… Ama çoğu zaman “anlık zevkler” yüzünden gözlerimizi kapatmayı seçeriz…

Alınan kötü bir sonuç… Rakip takım taraftarı arkadaşların alaycı hatta küçük düşürücü tavırları… Sakin bir günde kıçınızla güleceğiniz bahanelere sığınmak… Maç öncesi ve sonrası başkanın, yönetimin, futbolcuların yaptığı “ağır” suçlamalarla dolu açıklamaların bünyeyi iyice germesi… 90 dakikalık bir “şov”un haftalarca süren bir eziyete dönüştürülmesi… Yaratılan günah keçileri ve “kendimizden başka hiçbir dostumuz yok” söylemleri ile iyice milliyetçileşen hırçınlıklar… Kaybedilen her maçın altında bir şeyler aramak… Paranoyaklaşmak… Asla ama asla rakibin galibiyetini kabullenmemek… Tamamen “taraflı” bir köşe yazarının, yorumcunun söyledikleri üzerine deliye dönüp, telefona, faksa, e-maile sarılmak… Zevk almak mı? Toz duman içinde “sadece nefes alsak yeter”ler…

Az da olsa… Bu kargaşa içinde olmaktan sıkılıp iplerini çözen ve sakin bir liman aramak için denize açılmayı göze alanlar da var…

Maç günleri formasını giyip arkadaşları ile takıldığı mekanda biraz laklak ettikten sonra hep beraber stadın yolunu tutmak… Statta diğer arkadaşlar ile hasret gidermek… Maç içinde kızmalar, sinirlenmeler, bağırıp çağırmalar, sevinmeler… Maçtan sonra hep beraber genelde hep aynı mekana gidip biraz maçtan, biraz hayattan konuşup geceyi tamamlamalar…

En önemlisi de bir sonraki gün açtığınız hiçbir kanalda, hiçbir spor programında ya da gazetede takımınıza dair öyle uzun uzun yazılar, muhabbetler görmemek… 90 dakikalık bir şovun 6 saat sündüre sündüre konuşulması yerine maksimum 5 dakika konuşulmasının ya da birkaç paragrafla özetlenmesinin değerini anlamak… Bir gün sonra okulda, iş yerinde diğer takım taraftarı arkadaşlarınızın sizi suçlar, aşağılar bakışları yerine “nasıldı sizin maç?” diye daha sakin bir muhabbet ortamına davet edişleri… “Büyük” takımlardan biri ile oynanan maçtan sonra rakip takım taraftarının sizi o “alıştığı” ortama çekmek için en fazla 2-3 dakika uğraşması ama sonrasında sizin umursamaz ve kışkırtıcısız tavrınızdan ötürü söylemlerinin bir anda değişmesinin derinden gelen hazzını hissetmek…

Maçı sadece maç olarak görmek ve yaşamaya çalışmak… Bu oyunun 3 sonuçlu olduğunu unutmamak, kaybedince rakibini tebrik etmesini bilmek… Bu oyunun en az 2 kişi ile oynandığını anlayıp diğerini yok saymamak… Sadece kendi takımı aleyhine yapılan haksızlıklara değil lehine yapılanları da dillendirmek ve onların karşısında durabilmek…

Gençlerbirliği ya da –çoğu zaman- bir başka Anadolu takımı taraftarı olmak, toz duman içinde yaşamaktansa, uzakta olup yaşadığını hissetmeyi tercih edenlerin limanı olur çoğu zaman…

Ama kargaşa içinde gözlerini açan bir takımın taraftarı çoğu zaman “diğerleri ne der?”den ötürü bağını kopartmaya korkup nefret/kaos/stres içinde yaşamaya devam eder…

11 Mart 2011

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.