Saf Nefret

Eğer bir Anadolu takımı taraftarıysanız -ki evet, İstanbulspor’da Anadolu takımıdır- bir süre sonra İstanbul takımları ile oynanan maçlardan gram zevk almadığınızı sadece ve sadece sinir ve stres yaşadığınızı fark edersiniz…

Rakibiniz her şeyi ile sizden 10 kat daha güçlüdür en başta. Ama sizin için bunun hiçbir önemi yoktur çünkü siz zaten güce tapmıyorsunuzdur ve futboldaki “süprize” inanıyorsunuzdur… Bu yüzden hikayenin başında “ah bir kazansak” diye düşündüğünüz maçlardır aslında bu maçlar… Çünkü güçsüz ile güçlünün savaşıdır sahada sergilenen. Siz güçsüzün yanındasınızdır ve onun, oyun içinde yapacağı “iyi” şeylerle gurur duyacaksınızdır…

Maçtan önce alışılmış olanı okursunuz gazetelerde ya da alışılmış olanı izlersiniz televizyonda. Sadece rakibinizi okur ya da izlersiniz. Takımınız hakkında bir cümle geçer ya da geçmez çoğu zaman… “sadece”… İsterseniz bu maçtan önce lig lideri olun rakibiniz ise 10. sırada olsun… Emin olun yine sadece onlar yazılır onlar konuşulur… Çünkü onlar daha “büyüktür”… Çünkü onlar daha çok para kazandırır yazana, çizene… Bu da sizi yok saymaları için en büyük ve “gerçek” nedendir haliyle…

Ve perde açılır…

Umutlarınız vardır hikayenin başında… Süprize olan güveniniz… İnancınız… Belki sahada iyi şeyler de yapar futbolcularınız… Hatta bir gol atarlar… Hatta fark 2 bile olabilir… Ama sonradan birileri çıkar sahneye… Oyununuzu baltalamak için uğraşır durur… Saçma sapan fauller, kartlar derken iş çığrından çıkar bir süre sonra… Güçlü rakibinizi göstere göstere iter… Nedensizce (mi?)… Şaşkınlıkla tanıklık edersiniz olanlara… Uyduruk bir penaltı, ofsayttan bir gol… Takımınız gardının düşmesi derken rakibiniz üstündür artık sahada…

Önce susarsınız… Anlamaya çalışırsınız olanları… Nedenleri… Niyeleri tartmaya çalışırsınız… “Ama onlar zaten güçlü ki… Bu müdahaleye, itişlere ne gerek var?” sorusu… Anlamaya çalışırsınız olanları… Sonradan sinirlenirsiniz… Bağırıp çağırırsınız…

Maç sonunda takımınızdan birileri çıkıp “cılız” seslerle kızar gibi yapar… Eve gidip televizyonu açarsınız büyük bir istekle… Zira sahnelenen oyundaki haksızlıklar hakkında neler konuşulacağını merak edersiniz… Saatler, kanallar değişir ama her açtığınız kanalda yine sadece onlar konuşulmaktadır… “Evet kötü oynadı, belki de haketmedi ama büyük takımlar kötü günlerinde de kazanmasını bilmelidirler” yorumuna takılırsınız önceleri… “Cılız” birkaç sesin belli belirsiz “gol ofsayt” dediğini duyar gibi olursunuz… Ya da hakkı yendi rakibin dediğini… İçinize az da olsa bir ufak serinlik gelir… “Görenler de vardır işte”…

Ama sonraları onların da “sadece” diğer İstanbul takımını korumak için bunları söylediğini, aslında sizin takımınızın umurlarında bile olmadığını anlarsınız…

Bir gün sonra gazetelerde rakibinizin “haksız” galibiyeti üzerine yazılan metiyelerin diplerinde çok küçük bir bölümde 3 satıra sığdırılmış bir şekilde hakem hatalarını okursunuz… Anlaşılan onlarında umurlarında değildir olanlar…

Günler sonra diğer İstanbul takımı ile oynadığınız maçta benzer bir oyun sahnelenir… Yine sinirlenirsiniz… Kızarsınız… Bağırıp çağırırsınız… Eve gidip televizyonu… Yarın gazetede…

Cassandra Sendrom… Sizin gördüklerinizi nasıl diğerlerinin de görmediğine şaşırırsınız… Rakip takım taraftarlarına maçtaki “haksız” penaltıyı anlatmaya çalışırsınız… “İyi de olm biz maçı 2-0 kazandık. Düş penaltıyı” der 2. golü atanın kırmızı kart görmesi gerkirken kırmızı kart görmemesini umursamadan… Ya da “verecek tabi olm. geçen hafta da diğer istanbul takımına verdiler bir tane haksız penaltı” deme yüzsüzlüğüne kadar gidecektir muhabbetler…

Yorulursunuz…

Bir süre sonra yine dejavu olacağını bildiğinizden İstanbul takımı maçlarından önce heyecanlanmamaya başlarsınız. Hatta 2 farklı üstün duruma geçseniz bile bir yandan sevinirsiniz ama kafanızdaki kocaman bir “ne zaman el atacaklar maça” sorusu bastırır mutluluğunuz… Belki bir gün kazanırsınız ama onda da rakip o kadar kötüdür ki verilen onlarca frikiki kullanamamış, penaltı almak için ceza alanında kendilerini at(a)mamıştır…

2 hafta önce oynanan Gençlerbirliği – Fenerbahçe maçını da benzer hislerle izledim. Saçma sapan itişlerle 0-2 olan maçı 2-2 yaptığımızda, 2-3 net pozisyon ve 2 direkten dönen topa rağmen sevinmedim… Çünkü müdahale gelecekti… Çünkü süprizler bu ülke futbolunda asla sevilme(z)di… Çünkü bu ülkede hep güçlülerin kazanması için savaş verilirdi…

Maçtan sonra tvyi açmadım… Gazete de okumadım…

Hakem ile alınan bir maçın ardından basının işi iyice abartıp 3 Gençlerli futbolcunun maçtan sonra “Trabzonspor için oynadık” dediğini gündeme taşıması… İlgili futbolcuların ve Gençlerbirliği kulübünün bu olayı yalanlamasına rağmen bu haberin 2 hafta sonra oynanacak Trabzonspor maçına kadar sıcak tutulması… Ve kendi şampiyonluk çekişmeleri için Gençlerbirliğini kullanmaları…

Amaçları Anadolu takımı taraftarlarını Türk futbolundan soğutmak ya da kendilerinden nefret edilmesini sağlamak ise bence “gerçekten” başardıkları tek şey bu…

2010-2011 Sezonu Spor Toto Süper Lig 24. Hafta Maçı Gençlerbirliği 2-4 Fenerbahçe: http://www.macanilari.com/07.Mart.2011_2010-2011.Sezonu.Spor.Toto.Super.Lig.24.Hafta.Maci.Genclerbirligi.2-4.Fenerbahce-201020112409–.html

17 Mart 2011

“Saf Nefret” üzerine bir yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.